Arequipa 3 sönmüş volkan arasına kurulmuş güzel bir Peru kenti. Bu 3 volkan dışında kentin çevresinde 80 volkan daha varmış. Kent volkanlarla çevrili olmanın nimetlerinden fazlası ile yararlanmış. Özellikle kent merkezinde neredeyse bütün binalar volkanik taşlar ile inşa edilmiş. Perulular doğada hazır buldukları volkanik taşları oya gibi işlemişler. Gerçekten de çok güzel binalar var. Peru’nun Lima’dan sonra ikinci büyük şehri Arequipa, yoğun bir sanayileşmeye sahip olduğu için kent genelinin güzel olduğunu söylemek elbette mümkün değil. Ancak kent merkezinin tarihi dokusunu ellerinden geldiğince korumaya çalışmışlar. Kent merkezinde eski taş binalar arasında dolaşmak gerçekten de çok zevkli. Revaklı taş binaların çevrelediği ana meydanda devasa Arequipa Katedrali yükseliyor.
Ana meydanın etrafındaki sokaklar ise alışveriş merkezleri, lüks dükkanlar ve pasajlar ile dolu. Bizim istiklal caddesini andıran sokaklarda günün her saati binlerce insan oluyor. Puno’daki gibi burada da özellikle elektronik üzerine yoğunlaşan bir çılgınlık dikkatimi çekti. Her köşe başında devasa elektronik eşya satan dükkanlar var. Gıda, hediyelik eşya ve elektronik malzeme fiyatları Bolivya’ya göre el yakıyor. Bolivya’ya göre tek ucuz olan şey tekstil sektörü. Bolivya’da 70 dolar civarında satılan pantalonları burada 20 dolara almanız mümkün. Ama tekstil dışında her şey gerçekten de çok pahalı. Sanırım ben Paraguay ve Bolivya’da ucuz yaşamaya fazlası ile alıştım.

sokaklarda gezerken türk restoranlarına da rastlamak mümkün. konuyla ilgili yazı http://www.yarbanabiryolculuk.com/2012/05/peru-arequipada-bir-turk-restorani/
Bağışçılara hediye alırım diye hediyelik eşya satılan dükkanlara gireyim dedim. Alınacak gibi değil. Bolivya’da 1 dolara satılan ürün burada en az 4 dolara satılıyor. Hem fiyatlar pahalı olduğu için hem de yanımda çok az para kaldığı için bağışçılarıma hediyelik eşya alışverişini de mecbur daha ileri bir tarihe ertemek zorunda kaldım.
Kent çevresindeki en önemli turistik faaliyet Colca kanyonuna yapılan turlar. Kent merkezinde neredeyse bütün sokaklarda bu turu satan insanlar etrafınızı sarıp size tur satmaya çalışıyorlar. colca vadisine gitmeseniz bile eğer Peru’ya güneyden girdiyseniz ya da Bolivya’dan giriş yapıp Puno’daysanız sırf Kolonyal şehir merkezi bile Arequipa’ya gelmeniz için iyi bir neden. Volkanik taştan yapılmış eski otellerde kalıp, kentin tarihi sokaklarında turlar atmak gerçekten de çok dinlendirici.
]]>

İşte bana gelen paketin içeriği:
Ayrıca Steam Wishlist’ime eklediğim 10 oyundan biri de pakete dahil. Bahaneyle biraz Valve mağaza ürünlerini de incelemiş olayım, bunların hepsini Valve’dan satın almak mümkün:

Valve oyunlarının tamamını oynamış, bitirilebilir olanları bitirmiş ve aktif bir Steam hesabı sahibi olan biri olarak, hediyelerin hepsini ayrı bir sevgiyle kucakladım tabii. Steelseries ‘ın mousepad ‘i resmen halı gibi, kocaman. Üzerine yaklaşık 20 tane Logitech G9 sığdırmak mümkün, resimlerden tam anlaşılmayacak muhtemelen ama cidden büyük, ve tabii ki Dota amblemli. *buraya kalp gelecek* Half Life 2 mousepad’i o kadar büyük değil, neredeyse normal bir mousepad boyutunda. Ben Steelseries’in hem boyutuna, hem baskısına hem de yüzeyin hissine aşık olduğum için kısmetse 10 sene daha onu kullanmayı düşünüyorum.
Tişörtler de ayrı birer güzellik, sade, tek renk olan Mann Co (resimde arkada kalmış), Turret tişörtü tam bir harika. Diğerleri de oldukça hoş tabii, dönüşümlü olarak üzerime geçirebilirim pratik hem. Mann Co’nun dışındaki tişörtler biraz daha sade olabilirlermiş ama.

Çizgi roman *buraya bir kalp daha gelecek*, tüm Valve çizgi romanlarını kapsıyor, yani TF2, The Sacrifice ve Portal 2 Lab Rat. Kocaman boyutlu, kalın, enfes baskılı, müthiş bir şey. Parasını verip almanız lazım, öylesine güzel. Çizgi romanların içeriği de oyunlara hakimseniz çok saracak tabii ki. Çevrimiçi olarak ücretsiz okumanız da mümkün ama bunları, yine de baskı kalitesi için bile alın diyorum ben. Hem de kitaplığınıza koyduğunuzda kapağıyla bile güzellik katacağını söyleyebilirim.
Kahve bardağının tasarımı çok hoş, içi de tamamen siyaha boyanmış. Dekoratif olmuş, ne olduğunu bilmeyen birinin bile gözüne güzel geleceğine şüphe yok, kendisi şimdiden -bira/rakı bardaklarım hariç- favori bardağım oldu bile. Stickerları evinizde farklı odalara dağıtarak zevkli ve manyakça bir tasarım yapabilirsiniz, ben yapmadım tabii o ayrı, yine de kek şeklinde olanı mutfağın bir kenarına iliştirmeden de duramadım. Anahtarlıkları peluş anahtarlık fetişiniz ve kocaman bir çantanız yoksa anahtarlık olarak kullanamayacaksınız, ben yatak odamda baş ucuma astım, her gece Weighted Companion Cube’a bakarak uyuyorum artık, arabanıza asmak da bir başka alternatif.
Ben bu hediyeleri çok sevdim, oyunlara aşinaysanız sizin de aşık olacağınıza, değilseniz de gözünüze hoş geleceklerine eminim. Hepsini mağazadan da almak mümkün tabii ki, bir gün bana da hediye ederler mi diye beklemeye gerek yok
Çizgi romanı okudum bitirdim, eşyaları evin farklı yerlerine çoktan dağıttım, mousepad ve bardakla da gün aşırı karşılaşıyoruz, şimdiye kadar ben niye almadım bunları diyorum kendime. Valve’ye buradan sevgiler gönderiyorum, rastgele oyunumun hangisi olacağı henüz belli olmadı ama bir MW3 veya GW: Trilogy de çıkarsa, daha ne isteyebilirim ki!
Yeni evimin ilk misafirleri (Taken with instagram)
]]>Uyku tutmadı.
]]>
satabilir bu diyarlarda.
Önceden de bahsetmiştim burası tam bizim Konyalıların, Güney Doğuluların damak tadına uygun bir kıta. 3 öğün et yemek dışında bir şansınız yok. Et yemeklerinin de bir tek ızgara olanları yenilebilir düzeyde. Velhasıl 3,5 aydır güzel yemek yemeye hasret dolanıp duruyorum buralarda. Güzel yemek bulabileceğime dair tüm umutlarımı yitirmek üzereyken Peru’nun Arequipa kentinde öyle bir yemek ile karşılaştım ki anlatamam.
Yemeğimizin ismi Rocoto Relleno. Rocoto Güney Amerika’nın batı kıyılarına has bir çeşit biber. Rocoto dediğimiz biber Turuncu-kırmızı arası bir renge sahip, şekli bizim dolmalık biberleri andırmakla beraber, dolmalık biberden bayağı farklı. Biberden çok bir meyveyi andırıyor. Oldukça etli bir biber olan Rocoto’nun en önemli özelliği acı olması. Ama öyle böyle değil gerçekten acı bir biber. Zaten bu biberle yapılan wasabi kıvamında soslar var, yemeklerde tatlandırıcı olarak o sosları kullanıyorsunuz.
Gelelim yemeğimize, rocoto tüm batı kıyısında yetişmesine rağmen bu yemek Arequipa’ya özgü bir yemek. Aslında oldukça basit bir yemek ama havasından mı suyundan mı bilmiyorum tadını ancak Arequipa’da tutturuyorlar. Rocoto’ların içini sebze ve parça etten oluşan bir karışımla dolduruyorlar. Bu karışımın üzerine büyükçe bir beyaz peynir parçası koyup biberin üzerini kendi sapı ile kapatıp pişiriyorlar. Tüm bunların üzerine beşamele benzer bir sos ve erimiş peynir koymayı da ihmal etmiyorlar. Yanına da fırınlanmış patates koydular mı yemek hazır. Tanrım ne lezzet. Rocoto’nun acılığını patatesler nötrlüyor. Yemeği yerken aklıma Friendfeed’ten dostum olan acı müptelası Simyacı geldi. Bu Rocoto biberinin tohumlarını Simyacı için çalmak bana farz oldu.
Eğer yolunuz Peru’ya düşerse sırf bu yemeği yemek için bile olsa Arequipa’ya kesin gidin.
]]>
Neyse konumuzu fazla dağıtmayalım. Puno içerisinde her köşe başında bu turu satan acentalar ile karşılaşacaksınız. Terminal binasındaki otobüs firmaları da bu turun biletlerini satıyor. İster sokaktan isterseniz doğrudan terminalden biletinizi alabilirsiniz. Tur fiyatları 30 ile 40 dolar arasında değişiyor. Pazarlık yapma yeteneğiniz iyiyse 30 dolara satın alabilirsiniz bu turu. tur fiyatına sabah kahvaltısı, açık büfe öğlen yemeği ve rehberlik hizmeti dahil. Ören yerlerine girişi ise kendiniz ödüyorsunuz ki bu da toplamda 10-15 dolar tutuyor. Bu parayı vermeye değer mi? Bence değer. Zira normalde yol üzerinde uğranan bu yerlere kendi imkanlarınızla gitmeye kalksanız bu paranın en az iki katını harcar ve üstüne üstlük feci şekilde yorulursunuz. Gezi sırasında gezilen yerler o kadar güzel ki. Mesela durduğumuz bir kilisedeki duvar resmini anlatayım size, ne yazık ki içeride fotoğraf çekmek yasaktı o yüzden fotoğrafını koyamıyorum. Duvar resminde cennet anlatılmış. Gerçekten cennet gibi bir yer çizmişler, ağaçlar yeşillikler arasında bir masa var. Masa da bildiğimiz İspanyol Koloniciler oturmuş yemek yiyor, içki içiyorlar. Resmin en can alıcı noktası ise masanın etrafında Güney Amerikalı yerliler ayakta efendilerine içki ve yemek servisi yapıyorlar. Bizim İspanyollar yerlileri de cennete sokmuşlar ama yine köleleri olarak.
Tur otobüsleri her firmanın kendi garajından kalkıyor. Bu garajların büyük çoğunluğu Liman’ın hemen karşısındaki caddede. Turu aldığım firmanın garajına ne olur ne olmaz diye bana söylenen buluşma saatinden 45 dakika önce gittim. İyi ki de öyle yapmışım. Güzel bir kahvaltı masası hazırlamışlar. tıka basa kahvaltımı yapıp üzerine kahvemi içtim. Bu arada da otobüsün kaptanı ve rehberimizle uzun uzun konuşma fırsatım da oldu. Rehberimiz 25 yaşlarında genç bir arkadaştı. Türkiye’den geldiğimi öğrenince acayip heyecanlandı. “Biz de Türküz aslında, sizinle kardeşiz” dediğinde bu kez şaşırma sırası bendeydi. Bana bir 15 dakika Peru’nun yerlilerinin Orta Asya’dan nasıl yola çıkıp nasıl Güney Amerika’ya kadar geldiklerini anlattı. Normalde siz de çekik gözlüsünüz bizim gibi ama siz Türkiye’dekiler biraz değişmişsiniz bak biz hala geldiğimiz gibi kalmışız demeyi de ihmal etmedi. Kim derdi ki binlerce km ötede bir Perulu bana bizim Güneş-Dil teorisine benzer şeyler anlatacak, “Kızılderililer de türk” diyecek.
Gezinin yaklaşık iki saat süren bir yolculuktan sonra ilk durağı 2000 yıllık antik bir yerleşim olan Pukara. Antik yerleşimde ele geçirilen mimari kalıntılar çok görkemli olmasa gerek ki tur otobüsü ören yerine uğramadan doğrudan modern kasabaya gidiyor. Kasabanın ana meydanı Plaza de Armas’daki Santa Isabel kilisesi dışında kasaba hiç de iç acıcı bir yer değil. Neredeyse tamamı kerpiç, sıvasız evlerin yükseldiği çamurlu toprak sokaklarda dikkatlice ilerleyip kasabanın müzesine ilerliyoruz. La isla del sol’de gördüğüm tek odalı müze kadar küçük olmasa da normal standartlara göre oldukça küçük bir müze bizi karşılıyor. Rehberimiz müze içerisinde yer alan bir zaman çizelgesinin önünde Güney Amerika uygarlıklarının hikayelerini aktarıyor bize. MÖ 11 bine kadar uygarlık kalıntıları bulduklarını anlatıyor heyecanlı heyecanlı. Sanırım Arkeolojinin politikleşmesi sırf Avrupa’ya özgü değil. MÖ 11 bin gerçekten de abartılı bir rakam. Yakında utanmasalar yazıyı biz bulduk mezopotamya’ya gönderdik bile diyebilirler.
Müze gezintisinden sonra rehberimiz Kasaba meydanında kurulan turistik pazar yerinde bize serbest zaman verdi. Tekrar farkettim ki satılan her şey Bolivya’nın iki katı fiyata satılıyor. Güney Amerika’dan hediye alacaksanız Bolivya’da bütün alışverişinizi bitirmeniz lazım.
Pucara’dan ayrıldıktan sonra La Raya ismi verilen vadiye geldik. Burası Puno ve Cusco’yu birbirinden ayıran nokta. Turist otobüsleri burada durup fotoğraf çektiği için bir sürü tezgah açılmış, hediyelik eşyalar satılıyor. Yanlarında canlı Alpaka getirmiş olan geleneksel kıyafet giymiş Perulu çocuklar etrafta dolaşıyorlar. İsterseniz para karşılığı Alpaka ve çocuklarla fotoğraf çektirebiliyorsunuz. Ben para yerine şeker verip bir fotoğraflarını çektim.
La Raya’dan sonra Sicuani’deki kilise’de mola verilip belki de turun ziyaret ettiği en önemli nokta olan Raqchi’ye varılıyor. Raqchi aslında bir tapınak kenti. Kentin merkezinde gerçekten çok büyük bir Virakocha tapınağı yer alıyor. Tapınağın çevresinde ise rahiplerin yaşam alanları ve ambarlar yer alıyor. Yüzlerce dairesel şekilde inşa edilmiş ambar var burada.
Tapınak gerçekten çok ama çok görkemli. External harddiskim bozulup da güzelim e-book arşivim uçmağa vardığı için mimarisi hakkında önceden makale ve kitaplarda okudukularımdan aklımda kalanları söyleyebilirim. Tapınak Kallanka denilen tipte inşa edilmiş. Kallanka’lar üstü kapalı büyük toplanma yerleri. Tapınakta gördüğünüz ortada yükselen devasa duvar üst yapıyı taşıyor, çatı yanlarda görülen yuvarlak sütunlara doğru iniyor. Coricancha ve Pachamamac tapınakları ile birlikte Peru’daki en önemli tapınaklardan biri bu tapınak. Tapınağın çevresindeki yüzlerce ambardan bazıları ayağa kaldırılmış. Benim güney Amerika’da gördüğüm en etkileyici noktalardan biri burası. Sırf bu tapınağı görmek için bile bu tura para verilir. Tapınak çevresinde bir süre gezindikten -ki çok güzel vakit geçirdik- sonra son durağımıza doğru yola çıktık.
Duraklardan sonuncusu ise Andahuaylillas. Andahuaylillas’ta San Pedro yani Aziz Petrus adına yapılmış bir kilise bulunuyor. Bu kilisenin en önemli özelliği iç mekanın tamamen altın varaklar ile süslenmiş olması. Bu yüzden içeride fotoğraf çektirmiyorlar. Kiliseyi birbirinden güzel ahşap kaplamalar ve duvar resimleri süslüyor.
Tur bitip de Cusco’ya vardığımızda neredeyse akşam olacaktı. Cusco başlı başına bir turistik mucize. N eredeyse bütün kent kolonyal yapılardan oluşuyor. Sanırım Güney Amerika’da en çok meydan bu kentte var. Adım başı güzel bir meydanla karşılaşıyorsunuz. Kent içerisinde ara sokaklara dalıp kaybolmak kadar zevkli bir şey yok. Tamamı cumbalı renkli renkli evler, taş kiliseler her sokakta karşınıza çıkıyor. Cusco’yu da başka bir yazıda anlatalım.
]]>
Yalnızca burada yazdığım yazılara değil, birçok farklı “eğlenceli tarih içeriğine” ulaşabileceğiniz Kısa Winston Soft Facebook sayfasını açtım. Şimdilik sadece bir iki yazı var. Ama güzel olacak, aklımda entersan planlar var.
Beğenen ilk 25 kişiye bir paket Kısa Winston Soft hediye ediyorum. (gerçekten)
]]>Arequipa’da otelime yerleştikten sonra resepsiyondaki görevliye umutsuz bir şekilde “Burada Türk lokantası var mı?” diye sordum. Adam yakınlarda iki tane olduğunu söyleyerek otele en yakın konumdaki restoranı tarif etti. Kesin arap lokantasıdır diye düşünerek restorana doğru yola çıktım. Volkanik kayadan yapılmış tarihi bir binada yer alan restoranı görünce Burası kesin benim bütçemi aşar ama en azından menüye bakayım dedim. İçeride menüye bakarken türk yemeği isimleri gördükçe heyecanlandığımı farkeden garson merakla yanıma yaklaştı. Garsona Türkiye’den geldiğimi, uzun zamandır türk yemeği yemediğim için heyecanlandığımı söyleyince, Garson, “Bizim patron da türk, tanışmak istersen gidip ona haber vereyim” dedi. Tabii ki isterim diyerek terastaki masalardan birine oturdum.
Beş dakika sonra restoranın 40 yaşlarındaki sahibi İbrahim Veyssal yanıma yaklaştı, 40 yıllık tanış gibi sarılıp türk usülü öpüştük. İbrahim, göç etmeyi yaşam biçimi haline getirmiş ilginç bir adam. Hayatı boyunca oradan oraya göç edip durmuş. En sonunda bir Peruluya aşık olunca tası tarağı toplayıp kendini Peru’ya atmış. Şimdi Peru’da gerçekten çok lüks bir restorana, şirin bir cafeye ve bir fast food zincirine sahip. Onunla sizin için küçük bir söyleşi yapma fırsatım da oldu. Aşağıda okuyabilirsiniz.
İbrahim, Peru’da ilk olarak küçük bir dönerci ile işe başlamış sonra işleri büyütmüş. Şu an fast food zinciri haline gelen El Turko’nun 6 şubesi var. Şehrin merkezi caddelerinde ve lüks alışveriş merkezlerinde El turco’nun seymen kıyafetli maskotu ile karşılaşmanız mümkün. El Turko’larda çalışan personel Türk bayraklı tişörtler giyip başlarına da nazar boncuklu bandanalar takıyorlar. Menülerde ise yiyeceklerin türkçe isimleri yazıyor. Alışveriş merkezlerinden birinde yer alan bir şubelerini iyice inceleme şansım oldu. KFC, Mc Donalds gibi uluslararası zincirlerden daha fazla müşterisi vardı El Turko’nun.
Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
1971 yılında Bulgaristan, Haskov’da doğdum., ilk gençliğim Haskov’da geçti. 1986′dan itibaren Bulgaristan’da bizim için yaşam zorlaşmaya başladı. zorunlu ad değişimi ve bunu takip eden olaylar nedeni ile Bulgaristan’dan ayrılmak zorunda kaldık. 88-89 yılında Türkiye’ye son göç edenlerden biri de bizim ailemiz. Hatta biz Kapıkule’den geçtikten 4 saat sonra sınır kapısı kapanmıştı.
Türkiye’de nereye göç ettiniz?
Bizim amcaoğulları Adapazarı’nda yaşıyorlardı o yüzden doğrudan Adapazarı’na gittik.
Türkiye’de neler yaptınız? Okula mı gittiniz yoksa doğrudan çalışmaya mı başladınız?
Ben Türkiye’de okula gitmedim, ablam devam etti üniversiteye. Bulgaristan’da uğraştığımız iş fırıncılık- pastacılık üzerine olduğu için Adapazarı’nda ilk olarak bir mahalle pidecisinde çalışmaya başladım. Daha sonra kumaşçıda, fotoğrafçıda, marmaris gibi tatil beldelerinde turiszm sektöründe çeşitli işlerde çalıştım.
Bulgaristan’da FES Türkiye’de Bulgarcı olduk
Türkiye dışına çıkma kararını nasıl aldınız.
Bulgaristan’da nereye gitsek Fes deniliyordu, Memleketi bırakıp bu kez Türkiye’ye geldik ama Türkiye’de de ‘Bulgarcı’ olduk. Ne oraya ne buraya ait olamıyorsun. Nereden baksan Osmanlıyız ama bu ayrımcılık olacak bir şey değil.
Bir de bunun üzerine askerlik ile ilgili problem yaşadım. Bulgaristan’da ülser ameliyatı olduğum için raporum vardı ve orada askere gitmemiştim. Ama Türkiye’de raporumu kabul etmediler. bu canımı iyice sıktı.
bir süre Bulgaristan’a gidip orada çalıştım. sonra yine Türkiye’ye dönüp Kapalıçarşı, Laleli’de bir süre çalıştım. Sonra 8 aylık bir Rusya’da çalışma maceram oldu. Türkiye’den Rusya’ya tekstil ticareti yaptım. Sonra bir 6 aylığına tekrar Bulgaristan’a gittim. Arada Çekoslovakya, Macaristan ve Romanya gibi ülkelerde de bulundum.
92 yılı gibi Türkiye’deki askerlik problemimi hala çözememiştim, türk pasaportumun süresininin dolmasına da 15 gün vardı. Almanya’ya kaçak olarak gitmeye karar verdim. Türkiye sınırından romanya’daki amcamı görmeye gidiyorum diyerek çıkıp Almanya yoluna düştüm.
Aşk yüzünden Peru’ya geldim.
Almanya’da neler yaptınız?
Berlin’de 5,5 sene kaldım. Bu süre zarfında bir çok işte çalıştım, Almanca öğrendim, İtalyanca ve aşçılık eğitimi aldım. Sonra Bir Peru kızına aşık oldum. Eşimle Almanya’da tanıştıktan sonra 98 yılında beraber Peru’ya yerleşmeye karar verdik.
Peru’ya ilk geldiğinizde neler yaşadınız?
Burayı palmiyelerle kaplı, plajların olduğu bir yer sanıyordum. Görünce şaşırdım tabii. İlk Lima’da havalimanında uçaktan binip taksiye bindiğimizde etrafımızdaki evler dikkatimi çekti. evlerin hepsi yarım yarım yapılmış aynı Bursa’daki, Adapazarı’ndaki gibi evlerin üzerinde sonradan kat çıkabilmek için demirler bırakılmış. Öbür tarafta adamın biri üç tekerli seyyar tezgahın üzerinde muz satıyor. Ben bunları görünce “yahu burası aynı Türkiye” dedim hanıma.
düşünüyorum da ben geleli 14 sene olmuş bu 14 sene boyunca Peru çok değişti ve gelişti. Ben geldiğimde Lima bile yaşanmaz bir yerdi.
Peru’ya ilk geldiğinizde ne gibi zorluklar yaşadınız?
Uzun bir süre iş bulamadım. Geldimizde önce Lima’ya yerleştik. Tamam iş var ama üç kuruş para veriyorlar. Almanya’da biraz birikim yaptığım için çok fazla zorluk çekmedik. Önceden fırıncılık ve pastacılık bildiğim ve Almanya’da İtalyan mutfağı üzerine eğitim aldığım için önce bir Peru mutfağını öğreneyim dedim. Baktım dışarıda çalışmak ile olacak gibi değil. Bari kendi dükkanımı açayım dedim. Bir dönerci açmaya karar verdim. Ama o güne kadar ancak bir iki kere döner kesmişliğim var. Burada aötığım dönercide kendi kendime döner yapmayı öğrendim.
İnsanların tepkisi nasıl oldu Dönere?
99 senesinde buradaki ilk dönerciyi açtım, küçük bir dükkan, çalışan olarak da sadece ben ve eşim vardık. Benden önce yunan döneri Giros yapanlar varmış ama sen de biliyorsun Girosçuların yaptıkları döner yenecek gibi değil. Ben Dönerciyi açtıktan sonra dönerin yanına bir de kendi soslarımı ve ekmeğimi yaptım. Hani pide gibi olan çörek ekmeklerinden. Haliyle hem sunum hem de tat açısından Perulular için yeni bir şeydi benim yaptığım dönerler. Çok olumlu tepkiler aldık. Bir de biz burada esnafçılık yaptık tam Türkiye’de iş yapan esnaf gibi davrandık. İnsanlara parasız ikramlarda bulunduk, dükkanı açtığımız sokaktaki tüm komşulara ikramlarda bulunduk.
İlk gün hiç unutmuyorum sadece 3 dolarlık satış yapmıştık. 3 dolar 4 dolar satışlarla başladık bu işe anlayacağın. Döner işi tuttukutan sonra Türkiye’den ablam da buraya geldi beraber çalışmaya başladık. Döner dışında baklava, börek gibi yeni tatlar da sunduğumuz için insanlar bizim dönerciyi sevdiler. 6 ay sonra daha büyük bir dükkana taşındım. 1 sene sonra ise restoran açtım.
Şu an El Turko dönercisinin 6 şubesi var. Paladar isimli büyük restorantımız ve bir de İstanbul isimli cafemiz var. Paladar Arequipa’daki en lüks 5 lokanta içerisinde. Gerek el turco gerekse Paladar ile bir çok ödül aldık.
Dün sizin restorantta bir patlıcan ezme yedim. Gerçekten de çok lezzetliydi. Yemekleri siz mi yapıyorsunuz.
Çok özel günler dışında ben artık yemek yapmıyorum. Burada Perulu aşçılara bizim yemeklerimizi öğrettim onlar yapıyorlar. Ama yemek konusunda gerçekten katı davranıyorum. Kendi evimde yemeyeceğpim kalitedeki hiç bir ürünü işyerlerime sokmuyorum. Bu konuda katı olduğum için tüm elemanlar yemekleri nasıl yapmaları gerektiğini güzel öğrendiler.
Türkiye’den Peru’ya gelip iş kurmak isteyenlere ne gibi tavsiyeleriniz olur, hangi sektörlerde açık var?
burada iş yapmak hiç de zor değil. Fazla bürokratik iş yok. Kira kontratınız olsun yeter. türkiye’den gelecek arkadaşlar bana ulaşsınlar ben onlara her türlü yardımı yaparım. burada sen de görmüşsündür bir çok sektör Türkiye’deki standartlarda çalışmıyor. O yüzden ister tekstil işi yap ister manavlık yap Türkiye’den gelip burada güzel paralar kazanmak mümkün.
Türkiye’de İspanyolca öğrenmek için Güney Amerika’ya gelmek isteyen yüzlerce insan var. Dil öğrenmek için buraya gelen arkadaşlara iş bulma konusunda yardımcı olur musunuz?
Gelsinler tabii, benim buradaki işyerlerimde onlara bir şeyler ayarlarız.
Eğer yolunuz Arequipa’ya düşerse El turko ve Paladar’a uğramayı ve İbrahim ile tanışmayı kesinlikle ihmal etmeyin. Özellikle Paladar’daki enfes patlıcan ezmesini kesin tadın.
El Turko’nun Faceook sayfası şu şekilde; https://www.facebook.com/pages/El-Turko-Fan%C3%A1ticos-del-Kebap/115566855134108
Web sitesi; http://www.elturko.com.pe/
El turko’nun ana şubesi ise şurada
]]>