Bolivya’da mahalle berberi

Potosi’ye vardığım zaman saç sakal birbirine karışmış vaziyetteydim. Sokakta aşağıda fotoğraflarını koyduğum berberi görünce bari saçımı kestireyim, dedim. İçeri girdiğimde bizim 80′li yıllardaki berber dükkanlarını hatırlatan bir manzara ile karşılaştım. Duvarda futbol ile ilgili posterler, çıplak kadın resimleri, yine çıplak kadın resimleri ile süslü takvimler. Tanrım! Tam bir nostalji yaşadım. Bu berbere girince anladım ki mahalle berberinde traş olmayı özlemişim. Türkiye’deki mahalle berberlerini yaşatmak lazım.

Eskiden bizim mahalle berberlerinde Fırt dergisinin verdiği posterler,Tan gazetesinden kupürler olurdu :)

Eskiden bizim mahalle berberlerinde Fırt dergisinin verdiği posterler,Tan gazetesinden kupürler olurdu :)

Saç modelleri tarih öncesi ama idare eder

Saç modelleri tarih öncesi ama idare eder

Bizim mahalle berberlerinden tek farkı Bolivya'da "değdirme" olayı yok

Bizim mahalle berberlerinden tek farkı Bolivya'da "değdirme" olayı yok

 

 

 

Yorum yazmak için tıklayın.


Bolivya’da deniz yok ama kalamar çok

Bir önceki yeme içme yazımda hep sokak satıcılarının fotoğraflarını koymuştum. İşin doğrusu haftanın en az 5 günü sokak satıcılarından besleniyorum. Ama bazen kendimi şımartmak için lokantalara da gittiğim oluyor.

Kendimi şımartma anlarımdan birinde çektiğim fotoğrafları koyayım da “yazık bu çocuğa, sokaktan beslene beslene rezil olacak oralarda” demeyin.

Dün Bolivya’nın Cochabamba kentinde sokaklarda dolaşırken bir balık lokantası gözüme çarptı. Sokak arasında olduğu için fazla pahalı olmayacağını düşünerek içeri girdim. Oturmadan önce menüyü inceledim ki gerçekten de fiyatlar fazlası ile uygun gözüküyordu. Hem haftalardır empanadas yiyerek beslenme maliyetimi olabildiğince düşük tuttuğum için böyle bir kaçamağı haketmiştim.

Kendime karışık kalamar ve karides söyledim. 4 dolara bir koca tabak karides-kalamar getiriyorlar. O kadar çok ki yarısını ancak yiyebildim kalanını otelde akşam yemek için paketlettim. 4 dolara sadece kalamar-karides mi veriyorlar diye merak edeceksiniz. Hayır, siz kalamar ve karideslerin pişmesini beklerken önce koca bir kase bizim kavurga dediğimiz mısır geliyor. Siz daha ilk mısırları ağzınıza attığınızda ise garson koca bir tabak balık çorbası getiriyor. Ve bu bahsettiklerim tamamen kalamar ve karidesler için ödediğiniz ücrete dahil.

Denize hiç kıyısı olmayan Bolivya’da deniz ürünleri bu kadar ucuzken 3 tarafı denizlerle çevrili ülkemizde bırakın balık lokantalarını, balık hallerinin el yakması çok garip.

Balık çorbası ve kavurga

Balık çorbası ve kavurga

Ana yemek

Ana yemek

 

 

 

 

 

Yorum yazmak için tıklayın.


Oksijene hasret şehir Potosi

Potosi’nin en kötü yanı çok yüksek olması. İnsan bırakın hareket ederken, yürürken nefes almayı otururken bile zorlukla nefes alıyor. Kentin düz bir alana kurulmamış olması oksijensizlik hissini daha da arttırıyor. Zira bir yerden bir yere giderken sürekli yokuş aşmak zorundasınız ve 50 metre yürüdüğünüzde nefes nefese kalıyorsunuz. Aldığınız hava size yetmiyor. Potosi’nin yerlilerinin bu soruna karşı tavsiye ettikleri çözüm ise koka çiğnemek ya da koka çayı içmek. Ama damacana ile koka çayı içseniz de yine nefes alamıyorsunuz.

Potosi

Potosi

Potosi sokakları

Potosi sokakları

İspanyolların hakkını yememek lazım, madenlerde ölenlerin çıkarttıkları gümüşlerin bir kısmı Potosi için harcanmış

İspanyolların hakkını yememek lazım, madenlerde ölenlerin çıkarttıkları gümüşlerin bir kısmı Potosi için harcanmış

İleride görülen Atakule'nin yandan çarklısı

İleride görülen Atakule'nin yandan çarklısı

Potosi

Potosi

Potosi’ye vardığım zaman aynı Santa Cruz ve Sucre’de olduğu gibi Potosi’de de herkesi karnaval heyecanının sardığını  gördüm. Potosililer’in diğerlerinden tek farkı alkolün dibine vurmuş olmaları. Karnaval yaklaştı diye ayık insan kalmamış sokaklarda.  Karnavalın en önemli parçası burada da su savaşı. Herkesin elinde su dolu balonlar, su tabancaları, köpüklü spreyler savaşıyorlardı. fotoğraf makinasını nasıl koruyacağımı bilemedim.

Karnaval hazırlıkları

Karnaval hazırlıkları

Potosililer, Santa Cruz ve Sucrelilerden farklı olarak full alkol dolanıyorlar

Potosililer, Santa Cruz ve Sucrelilerden farklı olarak full alkol dolanıyorlar

Karnaval demek su savaşı demek, Turistler de bu eğlenceye katılmışlar

Karnaval demek su savaşı demek, Turistler de bu eğlenceye katılmışlar

Su savaşı tam gaz

Su savaşı tam gaz

kaç kaç

kaç kaç

Islanmayan yok

Islanmayan yok

Tam curcuna

Tam curcuna

Küçük afacanlar su dolu balonları ile av peşinde

Küçük afacanlar su dolu balonları ile av peşinde

Su savaşlarında hedef özellikle kızlar

Su savaşlarında hedef özellikle kızlar

 

Potosi İspanyol kolonicilerin bölgede buldukları gümüş yatakları nedeni ile zamanının en popüler merkezlerinden biri olmuş. Gümüş demek para demek, para demek büyük büyük kiliseler, görkemli binalar demek. Şehri gezerken zamanında ne kadar görkemli olduğunu anlıyorsunuz. Elbette bunun bir de diğer bir yüzü var. İspanyollar gümüş çıkarmak için önce bölgeye gemiler dolusu afrikalı köle getirmişler. Ancak Afrikalı köleler bu denli yüksekte yaşamaya ve bu kadar soğuğa alışık olmadıkları için Potosi’ye ayak uyduramayıp toplu olarak ölmeye başlamışlar. Bunu gören İspanyollar bu kez bölgenin iklimine dayanıklı yerli halkı madenlerde çalıştırmaya başlamışlar. Milyonlarca yerli bölgedeki madenlerde can vermiş. Ama yüz yıllar boyunca Potosi’deki darphanede sikke ve külçe haline getirilen tonlarca gümüş gemilerle İspanya’ya akmış. Günümüzde gümüş yatakları yok denecek kadar azalmış durumda, bölgedeki tek tük madenlerde yalnızca kalay çıkartılıyor.

Günümüzde kentin en önemli iki turistik faaliyeti de gümüş madenleri ile ilgili. Kent içerisindeki iyi korunmuş darphaneye yapılan ziyaret ve madenlerin içerisine yapılan tur. Maden turuna ben de katılmayı düşünüyordum. Hatta fiyat araştırması ve pazarlık bile yapmıştım. Tura gitmeden bir gece önce kaldığım hosteldeki Fransız turistler hostelin televizyon odasındaki Dvd’ye madenler ile ilgili bir belgesel koymuş izliyorlardı. Ben de onlara katıldım. Katılmaz olsaydım. Madende çalışan bir çocuğun ekseninde madendeki yaşam anlatılıyordu belgeselde. Potosi’de madenlerde hala 800 civarında çocuk çalışıyormuş. Çoğu 30′lu yaşlarını görmeden slikosis yüzünden can veriyormuş. Belgeseli gördükten sonra turist turist kafama göstermelik baret geçirerek maden turuna katılmak bana çok zor geldi.

Ama tur ve maden ile ilgili kısaca bilgi vereyim. Önce bir tur şirketi ile anlaşıyorsunuz(kent içerisinde sırf maden turu yapan onlarca ajenta var). Sabah tura çıkmadan önce ajenta sizi maden eşyaları satılan bir dükkana götürüyor. Oradan madenciler için içki, dinamit..vb.. alıyorsunuz. Aldığınız malzemeler ile birlikte madene gidiyor ve tünellere giriyorsunuz. Tüneller tam anlamı ile köstebek tüneli gibi, daracık, havasız ve gayet güvensiz. Klostrofobi geliştireceğinizi öngören tur şirketleri, maden turunu 2 etaba ayırmışlar. Her grubun başında iki rehber oluyor ve 1. etabın sonunda daha ileri, daha derine gitmek istemeyen müşterileri 1. rehber geri götürüyor. Madenin içerisinde bir de şeytan heykeli var ve madenciler çalışmaya başlamadan önce şeytan heykeline içki ve gıda sunuyorlar.

Gümüş ile ilgili diğer turistik faaliyet ise madenden çıkartılan gümüşün sikke ve külçe haline getirildiği darphane. Darphane kompleksinin girişinde kocaman bir mask var. Dionysos müridi gibi asma yapraklarından taç takmış bu gülen adam maskı zaten Potosi’nin bir anlamda simgesi olmuş, her yerde karşınıza çıkıyor. Müzeyi gezerken rehbere maskın kökenini sorduğumda yuvarlak cevaplar verdi. Birden fazla hikaye varmış maskın kökeni ile ilgili. Rehberlerin tevatürlere yatkın hayalgüçlerini iyi bildiğim için rehberin maskın kökeni ile ilgili anlattığı masalları buraya yazmıyorum.

Darphane girişindeki mask

Darphane girişindeki mask

Diğer Bolivya müzelerinde olduğu gibi bu müzede de fotoğraf çekmek için bilet harici para ödüyorsunuz. Ben yine fotoğraf makinamı çantama saklayarak ekstra para ödemekten yırttım. Ama kötü haberim var. Bu müzede parasını ödeyip boynunuza “Fotoğraf çekebilir” kartı asmadan fotoğraf çekmek neredeyse imkansız. Çünkü müzeyi tek başınıza gezmenize izin vermiyorlar. Belli sayıda insan birikince başınıza bir rehber veriyorlar. O rehberle beraber müzeyi geziyorsunuz. Tek başınıza gezmeniz kesinlikle yasak. Rehber efendi kaçak fotoğraf çekmek isteyenlere göz açtırmıyor. Siz fotoğraf çekmek için hamle yaptığınız an elinde boyna asılan “fotoğraf çekebilir” yazılı kartlarla yanınıza gelip fotoğraf çekmek istiyorsanız 20 bs verip bu kartlardan almalısınız diyor. Ben yine de inat ettim kart almadan kaçak kaçak çekim yaptım.

Darphane koridorları

Darphane koridorları

 

Müze bir çok alandan oluşuyor. İlk iki bölümde Potosi Okulu olarak tanınan ekolün yaptığı dinsel temalı tablolar var. Hayatımda bu kadar çok Rubens çakması resim görmemiştim.

Resim bölümünden sonra sikke bölümüne geçiyorsunuz. Potosi’de basılmış sikkelerin tam koleksiyonunu burada görmeniz mümkün. Tek kötü yanı müzede sergilenen sikkeler oldukça kötü durumda. Çoğu kolye yapılmak için delinmiş sikkeler. Potosi sokaklarında herhangi bir kuyumcuya girdiğinizde çok daha iyi durumda sikkeleri görmeniz, dokunmanız mümkün. Elbette her ne kadar da kötü kalitede olsalarda bütün koleksiyonu bir arada görebilmeniz açısından önemli.

Sikke bölümünden sonra gümüşün levha haline getirildiği kısma giriyorsunuz. Bu bölüm gerçekten de çok iyi korunmuş durumda. Rehber size uygulamalı olarak gümüşün nasıl levha haline getirildiğini gösteriyor. Ahşaptan kocaman 4 tane Makine var. İki kattan oluşan bu makinaları çalıştıracak enerji alt kattaki katırlar tarafından sağlanıyor.

Gümüşün plaka haline getirildiği mekanizmayı katırlar çalıştırıyor

Gümüşün plaka haline getirildiği mekanizmayı katırlar çalıştırıyor

 

Bu bölümden sonra ise arkeoloji kısmı var. Arkeoloji kısmında mumyalar, çanak çömlek, el baltaları türü kolonizasyon öncesi döneme ait eserler sergileniyor. Arkeoloji bölümünden sonra ise maden bölümü var. bolivya’da çıkan 3000 civarında maden ve mineralin tamamını bu bölümde görebiliyorsunuz.

Maden bölümünden sonra ise gümüşten yapılmış çeşitli eşyaların sergilendiği bir bölümü geziyorsunuz. Bu bölümde en ilgimi çeken parça, üzerinde Raphael kabartması olan eserdi. Zırhlı, kılıç ve kalkanlı melek betimlemeleri görmeye alışığım da hayatımda ilk defa çakmaklı tüfekle arzı endam eden bir melek figürü gördüm.

Çakmak tüfekli melek Raphael

Çakmak tüfekli melek Raphael

 

Bu bölümü de gezdikten sonra sikke darp aletlerinin bulunduğu bölümü ve külçe döküm atölyelerini geziyorsunuz.

 

Külçe imalathanesi

Külçe imalathanesi

Müzenin son bölümü ise sikkelerin basıldığı bölüm. Bu bölümde her döneme ait sikke basım teknolojisini bir arada görebiliyorsunuz.

 

Darphanenin nispeten modern bölümleri

Darphanenin nispeten modern bölümleri

Sikke basma aleti

Sikke basma aleti

Gümüşün varsa onu sakalayacağın iyi kasaların da olmalı değil mi

Gümüşün varsa onu sakalayacağın iyi kasaların da olmalı değil mi

Darphane

Darphane

Madenlerde ölen milyonlarca insanın neden ve niçin öldüğünü bu müzeyi gördükten sonra daha iyi anlıyorsunuz. Müzeden çıktıktan sonra burada işlenen gümüşlerin küçük bir kısmı ile inşa edilen kiliselerin hala insanlarla dolup taşması ise garip bir ironi.

Sucre’de 3 gün kaldıktan sonra bir  sonraki durağım Uyuni olacağı için Terminale gidip Uyuni için biletimi aldım ve yola çıktım.

Uyuni otobüsü

Uyuni otobüsü

Garajda abur cubur satan kadınlar

Garajda abur cubur satan kadınlar

Benim de ihtiyar teyzeli fotoğrafım olsun dedim

Benim de ihtiyar teyzeli fotoğrafım olsun dedim

 

Yorum yazmak için tıklayın.


Sucre

Etrafı gecekondularla çevrili Sucre diğer Güney Amerika kentlerinden de aşina olduğumuz gibi güzel bir tarihi meydan etrafına kurulmuş. 25 mayıs isimli meydanın etrafındaki mahallelerde dolaşması çok ama çok zevkli. Cumbalı, yüksek tavanlı tarihi evlerden oluşan sokakların arasında fırsat buldukça kaybolmaya çalıştım.

Sucre

Sucre

 Sucre’ye vardığımda karnaval hazırlıkları tam gaz devam ediyordu. Karnavalda gösteri yapacak gruplar sokaklarda prova yapıyordu. Karnaval hazırlıkların tek olumsuz yanı kafanıza su dolu balon yemeniz ya da tüfek şeklindeki su tabancaları tarafından vurulmak. Zira Bolivyalılar için Karnaval demek su savaşı demek. Her köşe başında kovalar içerisinde su dolu balonlar, büyük büyük su tabancaları ve sprey şeklinde köpükler satan seyyar satıcılar ile karşılaşmanız muhtemel.

sucre'de karnaval hazırlıkları

sucre'de karnaval hazırlıkları

sucre'de karnaval hazırlıkları

sucre'de karnaval hazırlıkları

sucre'de karnaval hazırlıkları

sucre'de karnaval hazırlıkları

Çizmelerdeki çıngıraklar hareket ettikçe ses çıkarıyor

Çizmelerdeki çıngıraklar hareket ettikçe ses çıkarıyor

Koordinasyon eksiklikleri yok değil

Koordinasyon eksiklikleri yok değil

Zıpla zıpla nereye kadar

Zıpla zıpla nereye kadar

Karnaval demek su savaşı demek

Karnaval demek su savaşı demek

Santa Cruz ile karşılaştırılırsak Sucre epey küçük gözüküyor. Yükseklik arttığı için hava sıcaklığı gözle görülür şekilde düşük. Tişörtle dışarı çıktığınızda üşüyorsunuz. Pazar yerini dolaşıp kendime 10 dolara Lotto’nun çakma cinsinden kapüşonlu bir ceketini aldım. Yağmur ve soğuk geçirmediği için Potosi, Uyuni gibi soğuk memleketlerde çok işime yarayacak. Tekstil Bolivya’da genel olarak pahalı. Tüm giyim malzemeleri Arjantin’den geliyor ve Türkiye’den daha pahalı. Pantalon ve bermuda şort gibi eksiklerim olmasına rağmen giyim alışverişini La Paz’a bıraktım. Şimdilik yanımdaki yırtık pantalonum ve bermuda şortum işimi görüyor. Ama en azından bir Pantolon daha almam gerekiyor o kesin.

Pazar alışverişi yapacaksanız Sucre’de iki ünlü nokta var. Birincisi tekstilcilerin yoğun olduğu Mercado Negro (taksiye Mercado Negro dediğinizde 4 Bs’ye gidebilirsiniz) İkincisi ise daha çok gıda satıcılarının bulunduğu Mercado Centro. Mercado Centro için dolmuş ya da taksiye binmenize gerek yok. Meydanın hemen arka sokağında, kime sorsanız gösterir. Mercado Centro’nun hemen bir alt sokağında ise Korsan filmciler, elektronikçiler, telefoncular var. Telefon fiyatlarından pek anlamam ama sanki fiyatlar ucuz gibi. Lg’nin fm radyolu sıfır telefonu 20 dolar mesela. Siz oradan hesap edin.

Samaipata-Serrano hattında yaşadığım zorlu yolculuktan sonra Sucre benim için tam bir dinlenme yeri oldu. Meydan civarındaki bütün cafelerde wireless var. Samaipata’da internet olmadığı için bloğa yazacağım yazılar birikmişti, Sucre’de yazıları toparlama fırsatım oldu.

sucre

sucre

Dikkat Köpek Var!

Dikkat Köpek Var!

Sucre ana meydan

Sucre ana meydan

Sucre

Sucre

Muhabbet koyu

Muhabbet koyu

Türkiye’deyken Hepatit B aşısının birinci dozunu olmuştum. İkinci dozu Sucre’de olayım dedim. Önce devlet hastanesine gittim. Orada aşı vurmuyorlarmış. Devletin Aşı Merkezi’ne yönlendirdiler. Aşı merkezine gittiğimde ise Hepatit B aşısı vurmadıklarını sadece eczaneden temin edip vurulabileceğimi söylediler. Eczaneye gidip 20 dolara Hepatit B aşısı satın aldım. Eczanelerin içerisinde küçük bir sağlık kabini oluyor ve bu kabinde bir hemşire çalışıyor. Hemen orada aşımı vurdurdum. Hemşire aşı için 1 bs yani 1 doların yaklaşık 7′de biri ücret aldı.

Sucre’de tarihi sokaklarda gezmek dışında yapabileceğiniz pek fazla bir şey yok. Mirador isimli seyir tepesine ve Dinozor Parkına gitmek şehirdeki en önemli iki turistik faaliyet. Ha bir de Tarabuco isimli kasabaya pazar yerini görmeye gidebilirsiniz. Mirador şehir merkezine çok yakın. Biraz yokuş beni bozmaz diyorsanız yürüyerek gidebilirsiniz. En iyisi 4 bs verip taksi ile seyir tepesine çıkıp, etrafı seyrettikten sonra yürüyerek şehir merkezine inmek. Seyir tepesinin bulunduğu alanda küçük bir meydanın etrafında bir Fransiskan okulu ve kilisesi var. Kilisenin tam karşısında ise şehri yukarıdan izleyebileceğiniz teras yer alıyor. Terasın sağ yanında hediyelik eşya satan tezgahlar yer alıyor. Fiyatlar bana pek bir pahalı geldi. O yüzden hediyelik eşya alışverişimi de La Paz’a bıraktım.

Seyir tepesindeki teras

Seyir tepesindeki teras

Seyir tepesinden

Seyir tepesinden

İkinci önemli turistik mekan ise Dinazor ayak izlerini görebileceğiniz Cretacico parkı. Bu park bana Bolivyalıların tam ‘hap yap para kap’ insanı olduklarını gösterdi. Neden böyle dediğimi ilerleyen satırlarda anlatacağım.

Dinozor parkı için meydanda kamyonlar kalkıyor. Gidiş dönüş 17 bs verip bu kamyonların kasasına yerleştirilmiş sıralara kurulup yola çıkıyorsunuz.

Dinozor parkına bir ki bir ki

Dinozor parkına bir ki bir ki

Yaklaşık 20-25 dakikalık bir yolculuktan sonra parka varıyorsunuz. Kamyon bir çimento fabrikasının içine girecek sakın ne oluyoruz diye şaşırmayın. Parkımız çimento fabrikasının içerisinde yer alıyor. Görkemli bir park girişi yapmışlar. Ana kapının önünde dinozor kafaları sizi karşılıyor. Gişeden geçerken benim yaptığım gibi fotoğraf makinanızı çantanıza saklayın. Bolivya’da müzelerde fotoğraf makinası kullanımı için ayrı bilet kesiyorlar. Ben makinamı saklayıp o ücreti ödemedim. Müzeye giriş ücreti ise 30 Bs ve bu ücrete rehberlik hizmeti dahil. Hem İngilizce hem de İspanyolca rehber hizmeti var. Gişeden girdikten sonra toplam ziyaretçi sayısının 10-15 kişi olmasını bekliyorsunuz. 10-15 kişi tamamlanınca rehber grubu alıp gezdiriyor. Biraz önce bahsettiğim meydandan kalkan kamyon ile geldiyseniz, zaten grup olarak geldiğiniz için hiç beklemeden doğrudan tura başlıyorsunuz.

Dinozor parkının içinde yeraldığı çimento fabrikası

Dinozor parkının içinde yeraldığı çimento fabrikası

Park girişi

Park girişi

Dinozorland

Dinozorland

Müzede ilk dikkatimi çeken görkemli çöp tenekeleri oldu. Hani sırf bu çöp tenekelerini görmek için para ödedin deseler itiraz etmem. O derece güzel çöp tenekeleri. Umarım bizim müze ve ören yerlerinde de böyle özenli çöp tenekelerini bir gün görebiliriz.

Çöp tenekeleri müthiş

Çöp tenekeleri müthiş

Bolivyalılar Parkın içerisine orjinal boyutlarında dinozor maketleri yapmışlar. Maketler arasında gezerken rehber Güney Amerika’da hangi tür dinozorların yaşadığını, hangi bölgelerde ne sıklıkta bulunduklarını falan anlatıyorlar. Bilgilendirici harita ve resimler anlatılanları pekiştiriyor. Bu arada parkın belirli noktalarına hoparlörler koymuşlar. Diyelim ki T-rex’in yanından geçiyorsunuz. T-Rex homurdanıyor. İlk başta insan bir sıçrıyor ama sonra alışıyorsunuz.

Parkın planı

Parkın planı

Rehber efendi

Rehber efendi

Jurassic park

Jurassic park

Her tarafa hoparlör koymuşlar homur homur homurdanıyor dinozorlar

Her tarafa hoparlör koymuşlar homur homur homurdanıyor dinozorlar

Minik dinozorumsu

Minik dinozorumsu

Dinozor Kaplumbağası :) Yirim ben böyle yaratığı

Dinozor Kaplumbağası :) Yirim ben böyle yaratığı

Ot yiyen cinsinden dino

Ot yiyen cinsinden dino

Minik ama et yiyen cinsinden dinolar

Minik ama et yiyen cinsinden dinolar

Dino bebeler

Dino bebeler

Nedir bu dinozorların çektikleri! Önce göktaşı şimdi de çimento fabrikası

Nedir bu dinozorların çektikleri! Önce göktaşı şimdi de çimento fabrikası

Parkın inşa edilmesini sağlayan şey ise dinozor fosil ve ayak izlerinin yer aldığı büyük bir yamaç. Ancak bu yamacı yakından görme imkanınız yok. Üzerinde jetonlu dürbünlerin bulunduğu bir terastan seyrediyorsunuz bu ünlü ayak izlerini. İşin doğrusu parka girerken o izleri 500 metre öteden seyredeceğimi tahmin etmediğim için terasa çıktığımda hayal kırıklığı yaşamadım desem yalan olur.

Dinozor ayak izlerinin bulunduğu yamacın planı

Dinozor ayak izlerinin bulunduğu yamacın planı

Yamacın kendisi

Yamacın kendisi

Ayak izleri

Ayak izleri

Terastan sonra müze alanına geçiyorsunuz. Müze alanında bir tane dinozor iskeleti var onun dışında neredeyse her şey maket. İşte bu noktada bizim Bolivyalıların neden hap yap para kap insanı oldukları ortaya çıkıyor. Emin olun Ege Üniversitesinin Doğa Tarihi müzesinde daha çok fosil vardır. Bolivyalılar 3 tane dinozor ayak izi ve 1 tane dinozor iskeletini 20 tane maketle soslayıp süper bir müze yapmışlar. Müzeyi gezen çocukların ne kadar eğlendiklerini bir görseniz. Zaten Bolivyalılar sırf çocuklar için müze girişine bir çocuk parkı yapmışlar. Çocuklar çocuk parkında oynayarak dünyayı, hayvanları ve çağları öğreniyorlar. Bizim Ege Üniversitesinin müzesindeki fosil malzemesi ile İzmir’de çok daha görkemli bir müze yapmak mümkün. Neden yapmıyoruz ki? Bir önceki Samaipata yazımda da bahsetmiştim, müzecilik ve antik kentlerin düzenlenmesi konusunda Bolivyalılardan öğreneceğimiz çok şey var.

Parkın içine çocuklar için yaptıkları alan çok güzel

Parkın içine çocuklar için yaptıkları alan çok güzel

Dinozor kaydırağına çıkış

Dinozor kaydırağına çıkış

Dinozor puzzle

Dinozor puzzle

Sucre’de 3-4 gün dinlendikten sonra Potosi’ye gitmeye karar verdim. Potosi, koloni devrinde ülkenin en önemli maden yataklarına sahip kenti. Buradaki gümüş madenlerinde İspanyolların zorla çalıştırdığı milyonlarca Afrikalı ve Bolivyalı can vermiş.

Yorum yazmak için tıklayın.


Python Mechanize ile Hayatı Kolaylaştırmak

3-5 satır Python yazmayı bilen herkesin ilk öğrenmesi gereken şey, bana kalırsa Mechanize kütüphanesi. Mechanize hem hızlı, hem etkili, hem çok kolay hem de Python üzerinde kullanıyorsunuz, ki bu da onu daha da kolay yapıyor. Peki nedir Mechanize? Mechanize, -daha çok benim onu kullandığım ve öğrendiğim haliyle- web tabanlı işlemlerinizi, 10 satırlık kodlarla otomatikleştirebileceğiniz bir araç. Tamamen metin tabanlı, sisteminize en ufak bir etki etmeden, bir tarayıcıymış gibi sayfalara bağlanıp, istediğiniz yerlere tıklıyor, formları doldurup gönderebiliyor.

Kullanım alanları neredeyse limitsiz. Mesela bir veriyi sürekli kontrol etmeniz gereken bir sayfa var, Mechanize ile otomatik bağlanıp o veriyi her seferinde kontrol ettirebilir, basit bir Python koduyla değişmeleri günlükleştirebilir, kendinize mail atabilir, wall komutu (ve KDE’nin wall komutlarını okuması) yardımıyla tek satır kodla uyarı kutuları oluşturabilirsiniz. Sadece değişimleri takip etmek ya da bir  veriyi okutmak değil, onu bir monitoring aracı olarak da kullanabilirsiniz. Ya da sizin için ısrarla bir sayfayı zorlayıp, formları doldurmasını sağlayabilirsiniz, mesela dershanelerde, üniversitelerde vardır bu, gecenin bir saati açılan sistemlere uyumaksızın girip ders almak. Mechanize sizin için gecenin bir saatine kadar bekler, defalarca kez ardı ardına dener ve diğer adaylar tek tek formu doldururken, formu saniyede doldurup gönderir, ne isterseniz onu almış olursunuz. Ki bu da neredeyse her daim çöken devlet sitelerinde sizin baş yardımcınız olabileceği demek oluyor.

Bunlar sadece bazı örnekler. Bir başka örnek olarak, benim N900 için yazdığım VodaSMS, Mechanize  yardımıyla Vodafone’un sitesine giriş yapıp bedava SMS hizmetini tüm o menüler, reklamlar arasında dolaşmadan tek tıkla yapabilmenizi sağlıyordu mesela. Bu basit bir örnek, isterseniz mechanize ile fatura detaylarını okutursunuz, isterseniz onu bir site için istemci yapmakta kullanırsınız. Gzip sıkıştırma, cookieler, HTTP refresh gibi badireleri sorunsuz atlattığı gibi, isterseniz User-agent ‘ı bir satırla değiştirir, kendisini bir Firefox veya Chrome olarak göstermesini sağlarsınız ki, ısrarlı denemeleriniz loglarda göze çok batmasın. Örnek arttırılabilir, bir web örümceği de yapmaya çalışabilirsiniz, YemekSepeti’nden sipariş de verdirebilirsiniz.

Övülebilecek daha çok yanı var, sağolsun hayatımı birden fazla kez kurtardı şimdiye kadar, göz önünde olmayışına daha  fazla izin veremezdim. Mechanize ile ne yapılamaz/yapması 10 satırdan fazlasını alır derseniz, aşırı JavaScript’li sayfalar, Flash, CAPTCHA gibi olaylar mechanize’ın kabiliyet alanının dışına çıkıyor. En büyük artısı, neredeyse hiç zamanınızı almadan, masal yazar gibi kod yazıp hayat kurtaran sonuçlar alınabilmesi, ki benim Python ‘a bakış açım zaten bu yönde olduğu için, ne kadar memnun olduğumu anlatmaya kelimeler yetmez. Hazırda karman çorman bir örnek olarak VodaSMS ‘in kodlarını inceleyebilirsiniz,  Vodafone Türkiye sitesini değiştirmediyse halen çalışıyor olmalı.


İlgili Yazılar:


2007 - 20xx
Aranel Surion'un Blogu. (Dijital Parmakizi:
c073d28377f852746662bb706db575c6)
Yorum yazmak için tıklayın.


Sucre yollarında

Samaipata’da iyice dinlenip güç topladıktan sonra Che Guevara’nın öldürüldüğü kasabanın bağlı olduğu Vallegrande’ye gitmek için yola çıktım. İşin doğrusu Che Guevara’nın ölümünün turistik faaliyet haline gelmesini hiç içime sindirmediğim halde sırf blog için gitmeye karar vermiştim.

Samaipata’da bir otobüs terminali yok kasabanın içerisinde Santa Cruz’a çalışan taksi dolmuş yazıhaneleri var. Sordum soruşturdum ya Santa Cruz’a geri dönüp Vallegrande otobüsüne binmek gerekiyormuş ya da ana yola çıkıp Santa Cruz yönünden gelen otobüslerden birini durdurup Vallegrande’ye gidiliyormuş. Santa Cruz’a geri dönmek işime gelmediği için anayola doğru yürüdüm.

Anayolun girişinde bir gişe var. Bolivya’da stabilize yollarda bile gişe var para ile yola giriş yapabiliyorsunuz. Gişenin üzerinde büyükçe bir gölgelik vardı. O gölgeliğin altına sığınarak beklemeye başladım. Arada tek tük araç geliyor gişeye yanaşıp para uzatıyorlar. O para uzatma ve bilet bekleme anlarında bir koşu şoförlerin yanlarına gidip ne yöne gittiklerini, beni Vallegrande’ye atıp atamayacaklarını soruyorum. Bu şekilde bir kaç araca sorduktan ve red cevabı aldıktan sonra iki çocuklu bir aile arabaları ile gişeye yanaştı. Ailecek bolivya turuna çıkmışlar ve Vallegrande’ye gidiyorlarmış. Sağolsunlar beni de arabalarına aldılar. Beni tanıyanlar bilirler çocuklarla aram fazla iyidir. Arabaya bindikten sonra çocuklarla hemen arkadaş olduk. Çantamdan çıkardığım iki paket çikolatalı bisküvi ise arkadaşlığımızı iyice pekiştirdi.

Beni arabalarına alan aileyi benzin almak için durduğumuzda fotoğrafladım

Beni arabalarına alan aileyi benzin almak için durduğumuzda fotoğrafladım

Vallegrande'ye kadar yollar çok güzeldi

Vallegrande'ye kadar yollar çok güzeldi

Vallegrande'ye girdiğimiz an toprak yol başladı

Vallegrande'ye girdiğimiz an toprak yol başladı

Güle oynaya güzel bir seyahat yapıp Vallegrande’ye vardık. Öğlen olduğu için kendime kalacak yer bakmadan önce karnımı doyurayım dedim. Vallegrande kasaba irisi küçük bir yerleşim. Tüm Latin yerleşimleri gibi kocaman kiliseli bir meydanı var. Zaten kasabada kiliseden daha büyük bir bina da yok. Meydandaki bir cafe-restoran karışımı yere oturup siparişimi verdim. Bu sırada yan masada oturan 40′lı yaşlarda iki adamla sohbet etmeye başladık. Adamlar Santa Cruz’danmış bir tanesi avukatmış diğeri ise dil profesörü. Dil profesörü alabildiğine esmer tenine tezat sapsarı saçları ile dikkat çekiciydi. Anne ve babası Almanmış ve bu doğmadan önce Bolivya’ya yerleşmişler. Bizimki Bolivya’da doğmuş ve çifte pasaporta sahipmiş. Sarı saçları ailesinden miras. Avukat olanın müvekkilinin duruşması için gelmişler Vallegrande’ye ve avukatın müşterisinin serbest bırakılmasını bekliyorlarmış. Bir süre havadan suda konuştuk. Bu arada ilginç bir şey var. Geçen seyahatimde herkes Türkiye’yi Lübnan, suriye gibi ülkeler ile karıştırırken bu kez herkes bizi Yunanistan ile karıştırıyor. Daha önceden sohbet ettiğim en az 10 kişi gibi bunlarda “Sizin ülkenizde şu an çok kötü ekonomik kriz var değil mi? Atina fena karışmış” diye sorular sordular.

Vallegrande meydan

Vallegrande meydan

Neyse bir süre konuştuktan sonra bana La Higuera’ya (Che Guevara’nın öldürüldüğü köy) gitmeyecek misin, diye sordular. Onlara kente yeni geldiğimi, kalacak bir yer ayarladıktan sonra oraya da gitmek istediğimi söyledim. Avukat olan, müşterim içeriden çıksın biz oraya gideceğiz gezmek için, arabamız da var, istersen seni seve seve yanımızda götürürüz, dedi. Ama 1-2 saat daha sürer müşterimin içeriden çıkması, istersen sen git kalacak bir yer ayarla, işin bittikten sonra burada buluşalım, diye de ekledi. Tamam diyerek yanlarından ayrıldım ve bir taksiye atlayıp terminale gitmeye karar verdim. Terminalden Sucre’ye otobüs saatlerini öğrenip bavulumu emanethaneye bıraktıktan sonra adamların yanına dönüp Che’nin öldürüldüğü kasabaya gitmeyi planlıyordum.

Taksici Che’nin mezarını gördün mü diye sordu. Adama daha La Higuera’ya gitmediğimi öğleden sonra gideceğimi söyledim. Adam, yok dedi onu kastetmiyorum burada hemen terminalin ilerisinde Che için yapılmış bir mezar var istersen terminalden önce oraya gidelim dedi. Tamam, dedim.

Adam ben, ilkokula benzer iki binanın önüne getirip, işte burası, dedi. İndim iki binanın arasındaki kapıdan bahçeye geçtim. Bir tane yüzme havuzu ve havuza giren 5-6 genç dışında bir şey yoktu bahçede. Dışarı çıkıp beni bekleyen taksiciye hani nerede? İçeride sadece havuz var, dedim. Adam eliyle bahçe duvarının hemen önünde bir taşı gösterdi, işte görmüyor musun, dedi. Che’nin grubundan ölen 12 gerilla için simgesel bir taş koymuşlar. Anıtın fotoğrafını çekerken, La Higuera’ya gitmeyi içimin kaldırmayacağını anladım. Sırf bloğa iki satır yazı yazabilmek için oraya gitsem, yaptığım şeyden dolayı yıllarca kendimi kötü hissedeceğim. Gerçekten çok garip bir şey, Che Guevara bir şeylerler için mücadele verirken öldürülüyor ve yıllar sonra insanlar gayet turistik kaygılarla onun öldürüldüğü yeri ziyaret ediyorlar. Bilmiyorum bu bana çok garip ve hissiz bir şey gibi geliyor. Taksiye bindiğimde kararımı vermiştim Che’nin öldürüldüğü köye gitmeyecektim. Adama Terminal lütfen dedim.

Mezar alanı

Mezar alanı

Vallegrande’nin terminaline vardığımda Sucre’ye otobüs kalkmadığını öğrendim. Sadece Santa Cruz ve Cochabamba’ya otobüs vardı. Santa Cruz’a o kadar saat yol yapıp geri dönmek akıl karı değildi. Cochabamba ise kuzeydeydi, benim planım Sucre-Potosi-Uyuni rotasını yapmaktı ve planlarıma tamamen tersti. Terminaldekilere başka bir alternatif olup olmadığını sordum. Bana Sucre’ye 5-6 saat mesafede Serrano diye bir kasaba olduğunu, Santa Cruz’dan Serrano’ya her gün otobüs kalktığını ve Santa Cruz’dan kalkan Serrano otobüsünün her gün saat 2′de Vallegrande çıkışındaki benzinciye yanaştığını söylediler.

Saatime baktım ikiyi çeyrek geçiyor. Tanrım! Hemen bir taksiye atlayıp Serrano otobüslerinin yanaştığı benzinciye gitmesini söyledim. Adam, ohoo o otobüs çoktan geçmiştir, diye sırıttı. Olsun dedim, sen bas gaza belki yetişiriz. Vallegrande’nin bol çukurlu toprak yollarında son sürat ilerlemeye başladık. Son sürat dediğime bakmayın. Yollar o kadar kötü ki en fazla 20 km hızla gidebiliyoruz.

Garibim şoför beni yetiştirmek için toprak yollarda canını dişine taktı

Garibim şoför beni yetiştirmek için toprak yollarda canını dişine taktı

Benzinciye vardığımızda şansımıza otobüs hala kalkmamıştı. Bavulumu otobüse yerleştirdim. Bolivya benzeri toprak yolların sık olduğu ülkelerde bavulu bagaja koymamak gerekiyor. Eğer bagaja koyarsanız yolculuk bittiğinde üzeri kil ile kaplanmış bir bavula sahip oluyorsunuz. O yüzden bavulumu yanıma alarak koltukların üzerinde yer alan göze yerleştirdim. Otobüsün koridoru gıda yüklü çuvallar, koli koli civcivler ile dolmuştu. Üzerlerinden atlayarak ilerledim. Otobüs yarı yarıya boştu bu da ayakta yolculuk yapmayacağım anlamına geliyordu. Sevinerek beğendiğim bir koltuğa yerleştim.

Vallegrande otobüsü

Vallegrande otobüsü

Otobüsün içinden

Otobüsün içinden

Che Guevara’nın gerilla faaliyeti için bu bölgeyi seçmesine şaşmamalı Vallegrande, Serrano arası tamamen dağlık bir bölge ve asfalt yol yok. 3 saat dağlar içerisinde yol aldıktan sonra La Higuera yol ayrımına geldik. Yol ayrımında dört Arjantinli gezgin bekleşiyordu. La Higuera’dan geliyorlarmış. Onları da aldıktan sonra yola devam ettik. Yolculuk gerçekten de çok çetin geçti. Yol boyunca 2 kere otobüsümüz bozuldu, tamir edilmesi için bekledik. Bir de otobüsün bir sorunu vardı gülmeyin sakın araba-motor işlerinden hiç anlamam ama sanırım vites değiştirirken bir sorun yaşıyordu otobüs. Otobüs giderken vites değiştirme sesi geliyor ama vites bir türlü geçmiyor otobüs duruyordu. Yaklaşık 70-80 kere de bu yüzden durduk. Her vites geçmediğinde muavin aşağı atlayıp otobüsün arka tekerine taş koyuyordu, şoför ise 5-6 dakika vites geçirmeye çalışıyordu. Böyle dura kalka 10 saat sonra Serrano’ya vardık.

Dağlar

vakitlerden arıza vakti

vakitlerden arıza vakti

Serrano bildiğiniz köy. Gece 12′de oraya vardığımız için her yer kapalıydı. Otobüs yazıhanesinin hemen yanında bir çorbacı vardı o da 20 dakika sonra kapatacakmış. Arjantinliler ile hemen oturup birer çorba içtik. Çorba 5 bolivianostu ve içerisinde yumruğum kadar bir et parçası vardı. 10 saatlik yolculuktan sonra çorba kendime gelmemi sağladı. Arjantinliler ile sohbet ettik onlar da Sucre’ye gidiyorlarmış. Hep beraber geldiğimiz otobüsün şoförüne Sucre için otobüsün ne zaman kalktığını sorduk. Sabah saat 7′de kasaba meydanından kalktığını söyledi. Adama bu kasabada 24 saat açık bir cafe ya da rstoran var mı, nerede bekleyebiliriz sabahı diye sorduk. Adam mecbur dışarıda bekleyeceksiniz ya da bir otele gideceksiniz dedi.

Arjantinliler ile beraber çaresiz kasaba meydanına doğru yürüdük. Kasaba meydanındaki parktaki banklara eşyalarımızı yerleştirip ne yapacağımızı tartıştık. 7 saat beklemek için otele gitmenin, masraf yapmanın anlamı yoktu. Banklarda sabahlamaya karar verdik. Bizimkiler hemen termoslarını çıkarıp mate hazırladılar. Bana da ikram ettiler. Bir süre havadan sudan sohbet ettik. Bu arada hava buz gibiydi. Bir yandan konuşuyoruz bir yandan titriyoruz. Bavulumdan 2-3 tişört çıkarıp üst üste giydim onların üzerine ise sweatshirt geçirdim. En üste ise bir tane yün hırkam vardı onu giydim. Ama baktım hala üşüyorum. Bu kez pantalonumun üzerine eşofman onun üzerine diğer pantalonumu giydim. Bavulumu bankın üzerine koyup onun üzerine uzandım, yastık olarak da sırt çantamı kullandım. Üzerime de İberia’nın hediyesi (hediye ettiklerinin farkında olmayabilirler) battaniyemi örttüm. Bir süre sızmışım. Sabah 5 gibi dişlerimin zangırdama sesine uyandım. Bizim Arjantinliler hala uyuyorlardı. Titrememi azaltmak için ayağa kalkıp zıplamaya, hareket etmeye başladım. Bu arada kasabada yaşam başlamıştı. Sokaklarda tek tük de olsa insanlar gözükmeye başladı. Sabah 6′da ise el arabaları ile ekmekçi kadınlar geldiler. Onlardan aldığım ekmekle karnımı doyurdum. 6:30 gibi otobüsün kapısı açıldı ve eşyalarımızı otobüse yerleştirdik.

O kadar yorulmuşum ki otobüs hareket ettiğinde hemen sızmışım. Uyandığımda Sucre yakınlarında dağ başında bir yerdeydik ve hareket etmiyorduk. Yol yapım çalışmaları varmış, dinamit patlatmışlar o yüzden geçişi 1 saatliğine durdurmuşlar. Bir saat boyunca yolun açılmasını bekledikten sonra otobüsümüz hareket etti. Sucre’ye vardığımda öğlen olmuştu.

Yol çalışması

Yol çalışması

Sucre

Sucre

Sucre

Sucre

Yorum yazmak için tıklayın.


cuber.fun

Short render of funny cube which i prepare for remembering Blender3d, the most awesome 3d dev app.

modelling – texture – uv mapping – lighting – animaton – render by blender.

Yorum yazmak için tıklayın.


Sîne-i pürdâğımızdır bâğımız gülzârımız

Hüzün Uyandı

Hüzün uyandı Mélusine. Bunu anladığımda hiçbir şey duymadım. Çevremde olağandışı hiçbir kıpırtı görülmedi. İnsanların düzeninde hiçbir değişiklik olmadı. Ama hüzün uyandı. Bir ağaç kovuğundan olağanüstü güzellikte bir göz görüldü mor ve yeşil.Bir su-bulut geçti. Bir klavsen yağmuru çaldı.
Kapılar kendilerine örtüldü. Hüzün uyandı.

Lâle Müldür 

***

Ateşte Unutulmuş Ferman

herkes kendi ateşini başkasının cehenneminde sınar
kendi külünde söner bütün rüzgârlarına yazıldığın akşam

ateş tadında kum tadında kalarak
derinleştirir bazı ayrılıkları zaman

al ağrını git burdan
en uzun eylülü ömrümüzün

uyutmuyor seni ne kömürleşmiş bu gurur
ne göğsündeki kaplan

seçilmiş taş milyonlarca taş arasından
başını vurduğun
çok gençti genç olmak için bile
kendi zamanına muhtaç
kendiyle dargın

daha yolun başında görülüyordu
menzilindeki noksan

ömrünce sızlayacak
kayıplar sarayında ateşte unuttuğun ferman.

Murathan Mungan

***

Hey

Neyi seyrediyorsun yalnız?
Yukarıda bir ışık gününün çiçeği
Aşağıda, karanlığı rüzgârın
Bakma boşuna, daldan dökülmeyecek gece,
Ve aydınlık değil Tanrı'nın kapısı.
Gökyüzü yaprağından uçacak şebnemi yıldızların
Sen kalacaksın, ve büyük bir korku. Bakış sütunu ve gam sarmaşığı.

Bakma boşuna
Kalk, bir çiçek endişesi geceye çevirdi yeryüzünü
Çık yola, ayın dönüşü bir üzüntü tarhı açtı ardında
Dinle ağustos böceğini: Ne gam verici bir dünya, ve bir Tanrı yok.
Ve var bir Tanrı, ve bir Tanrı...

Zaman geç oldu; kokla ve git ve güzel bir yüz ara
Bir başka düşte.

Sohrâb-i Sipihrî Yorum yazmak için tıklayın.


My take on WoW

Vanilla

Leveling/Quests

It was bloody, dirty, nasty. It required time. At several times, it was difficult. At times, it was random. It required loads of traveling. It could be very frustrating.

However, it was loads of fun. We were adventurers in Azeroth, exploring the world. We faced foes we knew and foes we never heard before.

Also, we experienced perhaps the most awesome event in the game: Gates of Ahn’Qiraji.

PvP

I can’t say much for high level battlegrounds but w-pvp was rampant. Possibly every one on every pvp server has memories of Hillsbrad and Stranglethorn.

Dungeons

Dungeons weren’t too easy. Roles weren’t as solid, especially at lower levels. I know I tanked as a rogue, I know we had a shaman tank:) Dungeons atmosphere was great. Some were rather complicated but felt very organic, if that’s the word. It didn’t just feel like a dungeon. It felt like that location. 

Raiding

Raiding was very exclusive. I never did it at 60. But it required very specific gear (was collecting fire res myself) and I can guess how chaotic 40 man was. How hard to acquire a group. But in the end, how satisfying. 

Crafting

Crafting was good. Since leveling was long, buying a good craft item might mean using it for some. At higher levels, some items were really good (I remember the devilsaur sets).

The Burning Crusade

Leveling/Quests

Much less random and organic compared to vanilla. Quests were hubbed and almost always put together. With some exceptions, the only difficulty was group quests.

Some lore was familiar but most of the design was quite wacky, which was cool sometimes, yet a turn-off on other times.

I think most of the different quests were added with dailies. Dailies were huuuge grinds but they were one of the only things to do.

With Isle of Quel’danas, we witnessed something awesome.

PvP

I personally had loads of fun. Throne of elements, the “ultimate” farming spot was one of the points of joy. But of course nothing beats Isle of Quel’danas.

The arena was also added, which brought much joy as well as much pain. It quickly became to be known as the high-tier pvp thing to do.

Dungeons

Hard. Man, those heroics were hard. CC was mandatory. Not only CC but specific ones. A warlock could turn one battle from HOLYSHITHARD to OHWELLTHATWENTGOOD. But in the other battle. you needed a priest. If you managed CC, things went good.

Dungeon lore and atmosphere was good, but some of the lore was alien, so it didn’t stick on our minds as vanilla ones did. Also they were all linear and clearly designed to be dungeons.

Raiding

I haven’t raided much but 10/25man raid difficulties allowed many more people to play. A significant change was the removal of prequests. While saving alts a great deal of annoyance, many people thought they added much to the epic feel of building up to raids.

Crafting

Crafts weren’t necessary but they all had something good that could be upgraded into higher tiers. BS weapons, engi goggles etc. Yet this made people go and farm. With the additional daily income, people were afford to buy crafts easily.

The Wrath of the Lich King

Leveling/Quests

I think it was a great experience. Great lore, great building up till Wrath Gate. Wrathgate was awesome and after that things went up in different ways. Many stories were told and with Blizz’s new toy too: Phasing. While causing some trouble occasionally, I think everyone who cares about story telling loved it. The other tool Blizz had was vehicles and they used it for creating many different quests.

Quest zones are now completely streamlined and bunched/hubbed. However, every zone had a few sub-stories so it was quite rich.

More so than tBC, the only difficulty was group quests. Even some of those were soloable.

DK zone was AWESOME.

Argent Tournament area started like a new IQD but offered very little development.

PvP

New battlegrounds weren’t enjoyed much by a great deal of community. World-pvp died more and more each day. Battlegrounds enjoyed the cross-server but arenas remained as the sole higher tier pvp activity, pushing people who don’t like arena away.

Dungeons

Dungeons were a cool sight at first but they could be summed in one word as long as you had sufficient gear: AoE.

They are still linear and without surprises, but there are very different fights.

Faction farming became easy in dungeons due to championing system.

Raiding

Most people swear by Ulduar. Most people try to forget the Colosseum. Lich King was a great sight in my eyes. I think the feel matched the expansion: Story telling was important. We didn’t have cutscenes or so, but the story surely progressed, built and finally ended.

Crafting

Dailies were good. Buying new recipes had different ways, which was rather fun yet sometimes grindy. However, with the upgrades gone, craft items were only good with a new tier of raiding.

The Cataclysm

Leveling/Quests

Very easy. No hardship at all. All zones had one big story. It was cool but lack of variety made leveling rather dull after seeing the zones first. Not to mention the overdoing of Indiana Jones in Ulduar. 

Tol’Barad daily zone was used quite frequently by people. How much ganking it led is questionable.

Firelands daily zones were great in my opinion. Lore, phasing, alternatives and a few items to boost… Blizzard, give us more of this!

Of course need to mention the complete remake of the world. It was a bold move but the game now has very easy and very swift leveling with lots of new stories and good story telling. Also, the feeling of story progress all over the world was awesome.

Last but not least, a new Darkmoon Faerie was added. It’s good fun, added new stuff to do. And since it’s just 1 week a month, it will go stale later than normal dailies.

PvP

New battlegrounds gave people the “enough with new ideas. give us same idea, new map” they wanted but didn’t raise that much joy.

An alternative higher tier activity, Rated BGs didn’t do as well as Arenas in terms of popularity. Seeing how we had very few news about them makes me think it was the same internally in Blizzard too.

World pvp? Died completely due to noone leaving for pvp, pve or crafting.

Dungeons

Not many new were added but we saw remakes of old ones. Some just labeled them “lol reusing resources” but honestly, they all had new fights and good atmosphere. I loved the “higher tier heroic” theme we saw in last patch of WotLK returning.

Still, dungeons are linear and feels like “dungeons.”

About old dungeons? Like the new ones: Too easy.

Raiding

I feel like I’m overusing the word but most people complain it was easy. Seeing the numbers, most people saying that are just on lower difficulties, so hard to say how justified that is.

Raids felt… more epic in some ways and less epic in others. Not sure if I can explain it. I haven’t played enough raids to conclude I guess. One thing for sure: Accessability increased greatly. Lately through LFR and earlier through 10/25man becoming alternatives.

Crafting

Safe to say crafting is just about enchantment now. Enchant your gear through enchantments, gems, leg upgrades, shoulder upgrades, belt buckles etc with the exception of inscription which upgrade your skills.

Dailies now grant so much gold that just some people farm and others buy not only crafts but also the raw materials.

Mists of Pandaria

And now, my expectations from MoP.

Questing

I think the winner was WotLK and Vanilla. I want a mix of that. I want phasing and vehicles and gimmicks to ease the “kill x” quests. I want story and means of story telling. I want “sub” story lines.

Also, I want some freedom and adventure feel. Not overdone though. We will be VERY mighty heroes. Going after small stuff too much will be against the real purpose.

Also, please no poo quests.

For dailies, I want more of Quel’danas and Firelands. Progress, random quests, alternatives… These both were great success in my eyes.

PvP

My expectation is what Blizzard promotes: More w-pvp. Arena players do their own thing. Battlegrounds are fun, but to an extent. Push us out of cities. Give us w-pvp. Give people reasons to fight outside.

And for the love of Grom, give people some battleground training. This is a BIG ONE. I recently leveled with my brother and I’ve no idea how he would learn all the mechanics if it wasn’t for me. Not everyone has enough english/time/will/patience to go through wikis and guides online. The game needs to teach people how to play itself because it’s not a simple one. All can figure AB and WSG but Alterac Valley? Tower/Flag mechanics of EotS?

Dungeons

Give us remake heroics. That was brilliant. Give us new dungeons too. And please, don’t design dungeons. Design places. Put some teleporters if moving around is a problem. The idea is to keep the place alive. Hard to say that for Halls of.. Stone, was it? or tides of something. They still felt like linear dungeons (halls of stone less so). And it’s not just about linearity. It’s about the feel of it.

Give us one big complex place that feels real. With wings. We all loved Scarlet Monastery. We loved different tBC wings even with the wacky and alien design/lore.

Finally and maybe most importantly, please make dungeons harder. Bring CC back. Cata was supposed to, but it never did. Make it a little less severe than tBC. This is very important for challenges. People can aoe dungeons they overgear but when they don’t, there should be some challenge to it.

Raids

Not much to say about this. I think the LFR/Normal/Heroic/Achievement steps provide enough difficulty for everyone. So what you need to focus after gameplay is the content inside. Pretty much the same stuff I said for dungeons hold true here.

Crafting

Bring upgrades back. Make it work like Justice Points, just 1 step higher. If new raids give i100 (heroics i125) rewards while jp give i50, make crafts i75 and make them require “chaos orb” type of items so you still need to pve. And give an alternative for dailies and pvp. This way people won’t have a “guaranteed spot” for everything, but their crafts won’t feel useless.

Also, give more recipes to use on a daily/weekly basis so people have a reason to go out and farm.

Yorum yazmak için tıklayın.


Samaipata

Santa Cruz’da arkadaşlarımdan ayrıldıktan sonra 30 Bolivianos’a Samaipata için otobüs biletimi aldım. Otobüs bileti dediğime bakmayın. Samaipata için otobüs yazıhaneleri var ama otobüs değil taksi dolmuş benzeri araçlar ile gidiyorsunuz Samaipata’ya.

Samaipata Express'in yazıhanesi.

Samaipata Express'in yazıhanesi.

Samaipata Express :)

Samaipata Express :)

Yol çok güzeldi en azından asfalttı

Yol çok güzeldi en azından asfalttı

Dolmuş şoförü kötü ruhlara karşı önlemini almış

Dolmuş şoförü kötü ruhlara karşı önlemini almış

Yol boyunca bol bol fotoğraf çektim

Yol boyunca bol bol fotoğraf çektim

Bolivya'nın bu bölgesi çok güzel bitki örtüsüne sahip

Bolivya'nın bu bölgesi çok güzel bitki örtüsüne sahip

Samaipata Santa Cruz’a yaklaşık 3 saat uzaklıkta bizim Şirince’ye benzeyen bir kasaba. Aynı Şirince gibi adım başı pansiyon ve tur operatörleri ile karşılaşmak mümkün. Akşama doğru Samaipata’ya vardığımda hemen kalacak yer aramaya başladım.

Samaipata

Samaipata

 

Gittiğim hostellerin hepsi doluydu en son Posada del Sol isimli hosteli buldum. Hosteli Teksaslı Trent ve karısı Chary işletiyor. Hostele girdiğimde bar kısmında Trent yanında başka birisi ile beraber oturmuş içiyordu. Ayağa kalkıp coşkuyla “Hoş geldin! Gel önce soluklan bir şeyler iç” dedi. Yok dedim kalacak yer işini halletmem lazım önce. Trent, orası kolay otur önce bir şeyler iç hallederiz, dedi. Sırtımda çanta dilim dışarı çıkmış soluk soluğaydım, ikinci kez yapılan teklife hayır diyemedim. Trent beraber içki içtiği adamı tanıştırdı, 12 senedir Samaipata’da tur operatörlüğü yapan bir almandı yanındaki, Frank. Trent ve Frank ile oturup birer bira içtik. Onlara Paraguay’da başıma gelen tersliklerden bahsettiğimde ikisi de çok üzüldü. Paraguay askerinin rüşvet isteme geleneğini daha önceden de duymuşlar ama ilk ağızdan hiç dinlememişler. Sel olayı ilerleyen günlerde aramızda hep espri konusu oldu hem Frank hem de Trent bana bu konuda sürekli takıldılar.

Hostelin barı

Hostelin barı

Hostelin bahçesi. Bu bölge soğuk olduğu için ısıtıcılar var

Hostelin bahçesi. Bu bölge soğuk olduğu için ısıtıcılar var

Posada del Sol hem misafirperverlikleri açısından hem de temizlik açısından gerçekten güzel bir Hostel. Her odada mutfak var ve kullanabiliyorsunuz. Tek kişilik oda 110 Bs, Dorm odalar ise 50 Bs. Dorm odaların en güzel yanı sadece 4 yatak olması. Bir de peşin para falan istemiyorlar. Çıkış yaparken para ödüyorsunuz. Çamaşır yıkama servisi de var ve güzel yanı çamaşırların güneşte kurutulması. Hostelin tek eksik yanı Wireless olmaması ama bu hostelin kabahati değil Samaipata’da internet oldukça sorunlu. Adsl yok.   Şuradan Hostele ulaşabilirsiniz http://www.laposadadelsol.net/

Ertesi gün biraz etrafı gezdim. Kasaba bir uçtan bir uca 10 dakika sürüyor zaten. Ama kesinlikle huzurlu sessiz bir kasaba. İnsan aylarca burada kalabilir. Kasaba çevresinde gezmek için bir çok önemli alan var. Amboro denilen doğa parkı ve El Fuerte isimli İnka yerleşimi bu yerlerin en önemlileri.

Samaipata

Samaipata

Meydanda müzisyen

Meydanda müzisyen

Meydandaki kilise

Meydandaki kilise

Samaipata sokakları

Samaipata sokakları

Samaipata

Samaipata

Benim de çocuklu fotoğrafım olsun dedim

Benim de çocuklu fotoğrafım olsun dedim

İlk iş hemen pazar yerini keşfettim

İlk iş hemen pazar yerini keşfettim

Pazar yeri

Pazar yeri

Pazar yeri

Pazar yeri

Pazar yeri

Pazar yeri

Pazar yeri

Pazar yeri

Kaldırım sohbetleri

Kaldırım sohbetleri

Samaipata

Samaipata

Samaipata

Samaipata

Samaipata

Samaipata

 

Otelde Peter isimli 70 yaşlarında bir Amerikalı ile tanıştım. Tek başına dünyayı geziyormuş hatta bu ikinci turuymuş. Önceden iki kere daha Güney Amerikayı gezmiş. Peter yalnız başına olduğu için yanından Kindle’ını eksik etmiyor. Sürekli kitap okuyor. Yalnızlıktan canı fazlası ile sıkılmış herhalde, bana, “eğer El fuerte’ye gideceksen beraber gidelim” diye teklifte bulundu. Kendisi önceden bir kere gitmiş şimdi ikinci kez gitmek istiyormuş. Tamam dedim beraber gidelim.

İkimiz beraber bilgi almak için RoadRunner diye tur şirketi işleten Frank’in yerine gittik. Sağolsun Frank bize Samaipata ve çevresindeki yerler ile ilgili ne bilmemiz gerekiyorsa anlattı. Yolunuz Samaipata’ya düşerse Frank’in işyerine kesin uğrayın.

Frank'in acentası

Frank'in acentası

Frank Amboro için tur fiyatlarını verdikten sonra El fuerte için bana ihtiyacınız yok, şuradan taksiye binip gidersiniz kapıdan da rehber tutabilirsiniz dedi. Taksi sizi El Fuerte’ye bırakıp 2 saat sonra dönüp sizi alarak Samaipata’ya getirmek için 80 Bs ister, rehber ise 70 bs ister dedi. Frank’e teşekkür edip dışarı çıktık. Bu sırada Trent ve karısı ile karşılaştık. Bir süre sohbet ettikten sonra otele geri döndük. Otelde ertesi gün bizimle El Fuerte’ye gelmek isteyen var mı diye diğer otel müşterilerine sorduk. Sonuçta taksi iki kişi için de 80 bs istiyor 4 kişi için de. Ama bulamadık.

Ertesi gün erkenden kalkıp taksi çağırdık ve El Fuerte’ye doğru yola çıktık. El Fuerte’nin Samaipata’ya uzaklığı toplasanız 10 km ya var ya yok ama o sıcakta yokuş yukarı dağlara doğru yayan tırmanmak hiç akıl karı değil. İşin doğrusu doğru düzgün yol yok, bizim Türkiye’de taksileri 1000 lira versen o yola sokamazsın. Güç bela El Fuerte’nin kapısına vardık.

El Fuerte giriş kapısı

El Fuerte giriş kapısı

Görevlinin torunu ile hemen arkadaş olduk

Görevlinin torunu ile hemen arkadaş olduk

El Fuerte gişesindeki görevli belki beni bedava içeri alır diye “Ben Turist Rehberiyim, buraya grup getireceğim önce öğrenmeye geldim” diyerek rehberlik kokartımı gösterdim. Ama yemedi. Paşa Paşa giriş ücretimi ödedim. Kapıdaki görevliye rehber bulup bulamayacağımızı sordum. İki rehber varmış ama şu an ikisi de içeride turist gezdiriyormuş. 15 dakika beklerseniz gelir dediği için Peter ile beraber bir süre bekledik. Gelen giden olmayınca bari kendi başımıza gezelim dedik. Yerleşim yüksekçe bir dağın üzerinde ve Bolivyalılar çok güzel bir park alanı yapmışlar. Bütün gezi alanını seyir terasları, asma köprülerle çevirmişler. Bütün yerleşimi güzelce geziyor fotoğraflıyorsunuz. 20 adımda bir çöp tenekeleri var ve hepsi pırıl pırıl, tertemiz. Ören yeri küçük olmasına rağmen, çimleri kesen, dalları budayan 6-7 işçi vardı. Bu işçilere gişe görevlisi ve bekçileri de eklerseniz bu küçücük ören yerinde 10 civarı insan çalışıyordu. Bir de bu bahsettiğim antik yerleşim sıradan turistleri cezbedecek görsel malzemeye de sahip değil. Bir kült alanı ve 5-6 kulübe temelinden oluşuyor. Ama buna rağmen korumasını, düzenlemesini ve pazarlamasını bilmiş Bolivyalılar. Sırf bu antik yerleşim sayesinde koca bir kasaba ekmek yiyor. Bolivyalıları gerçekten kutlamak lazım.

Bolivya devletine helal olsun. Ören yerinde bir sürü sabit çalışan var

Bolivya devletine helal olsun. Ören yerinde bir sürü sabit çalışan var

Bolivyalılar ören yerinde 50 metrede bir seyir terasları yapmışlar

Bolivyalılar ören yerinde 50 metrede bir seyir terasları yapmışlar

Aklıma bizim kendi kaderine terkedilmiş zavallı antik yerleşimlerimiz geldi. Düşünsenize Türkiye’de  neredeyse her 20 kilometrede bir ören yeri var ve ne yazık ki bu antik yerleşimlerin yüzde 90′ı kendi haline bırakılmış, sahipsiz. Bırakın çevre düzenlemesi yapacak, otları yolacak çalışan bulmayı çoğunda bekçi bile yok. Bekçi olmadığı için kışları ören yerleri, hazine avcılarının oyun alanı haline geliyor. Mesela bir Aizonai’yi düşünün. Arkeoloji ile yakından uzaktan alakası olmayan herhangi bir turistin bile tüylerini diken diken edecek bir yerleşim Aizonai. Ama gelin görün ki bir tane bile tur otobüsü yanaşmıyor. Eskaza bir turist grubu yolunu kaybedip oraya gelecek olsa ne tuvalet, ne bekçi ne de bilgi alabilecekleri bir Enformasyon bürosu var. Mesela birazdan fotoğrafını koyacağım kült alanını görünce aklıma daha önce çalıştığım kazılardan biri olan Daskyleion antik kenti geldi. Daskyleion’da da benzer bir kült alanı var. Düşünsenize Manyas gölüne nazır bir Pers kenti var ve çok güzel korunmuş bir kült alanı var bu kentin. Pers kelimesi ile Manyas gölü yan yana gelince bile büyülü bir etki oluşuyor. Ama nedense biz bunu pazarlayamıyoruz. Sırf 300 filmi üzerinden bile pazarlarsın bunu. Devletiin buna benzer yüzlerce kente acilen ışıklandırma tesisatı kurması, bekçi ataması, kent girişlerine gişe koyması, her kente 2-3 daimi çalışan ataması gerekiyor. Keşke bir şeyler değişse bizim ülkemizde. Ama nedense umutsuzum. Müze ve ören yerlerinin bırakın Almanya standartlarına, Bolivya standartlarına gelmesi bile çok şeyi değiştirecektir. Aklıma gelmişken bizim ülkemizde arkeologların müzelere para verip girdiğini biliyor muydunuz?

Neyse konuyu dağıtmayalım. Peter ile kenti gezmeye başlamıştık. Yolda Şilili bir baba oğul ile karşılaştık ve onlarla beraber gezmeye başladık. 5 dakika sonra yanımıza bir rehber geldi. 70 Bolivianos’a bizleri gezdirebileceğini söyledi. Şilili baba oğula eğer isterlerse ücreti paylaşabileceğimizi söyledik. Onlar da kabul edince hep beraber yerleşimi gezmeye başladık.

Bir diğer teras

Bir diğer teras

Rehberimiz hazırlıklı gelmiş, elinde kent ile ilgili çizimler ve fotoğraflar vardı. Detaylı bir şekilde kenti bize anlattı. El Fuerte İnkaların, Guaraniler ile sınırını oluşturan önemli bir yerleşimmiş. Bir tane büyük bir kült alanı var. Kabartma şeklinde jaguar ve pumalar ile süslenmiş alanın üzerinde dikine oyulmuş kanallar ve bu kanalların içerisinde zigzaglar var. Yukarıdan rahip kanala kan, chica benzeri sıvı sunu döktüğü zaman, sıvı zigzagların içerisine doluyor ve kayanın üzerinde bir yılan şekli beliriyor. Kutsal alanın yan tarafındaki yamaca tiyatro misali oturma yerleri oyulmuş, oturma yerlerinin hemen önünde ise irili ufaklı nişler var. bu nişlerin içerisinde tanrı ve tanrıça heykelcikleri varmış zamanında. Bu tiyatro yamacının hemen karşısında ise büyük bir gösteri alanı var. Bu bahsettiğim kutsal alan ve tiyatro yapısı dışında karşımıza 5-6 kulübe temeli çıkıyor. Bazıları özensiz bir biçimde restore edilmiş olan bu kulübeler dışında başka bir mimari yapı yok.

Kült alanı

Kült alanı

El fuerte

El fuerte

sıvı libasyon yapılan kanallar, sıvı dolunca zigzaglar yılan gibi gözüküyor

libasyon yapılan kanallar, sıvı dolunca zigzaglar yılan gibi gözüküyor

Rehberimiz yanındaki resimlerden bize nasıl sunu yapıldığını gösteriyor

Rehberimiz yanındaki resimlerden bize nasıl sunu yapıldığını gösteriyor

 

Mimari yapılara basılmadan dolaşılmasıi için her yere köprüler ve teraslar yapılmış

Mimari yapılara basılmadan dolaşılmasıi için her yere köprüler ve teraslar yapılmış

Şilililer, rehberimiz ve Peter

Şilililer, rehberimiz ve Peter

Yukarıda gördüğünüz yatay işlenmiş kısımlar tiyatronun oturma sıraları oluyor, nişler ise kült objeleri için

Yukarıda gördüğünüz yatay işlenmiş kısımlar tiyatronun oturma sıraları oluyor, nişler ise kült objeleri için

Genel görünüş

Genel görünüş

Dini gösterilerin yapıldığı alan

Dini gösterilerin yapıldığı alan

Oturma sıraları bu fotoğrafta daha iyi görülüyor

Oturma sıraları bu fotoğrafta daha iyi görülüyor

Bu da sen aslında Türkiye'desin bu fotoğrafları google'dan buluyorsun diyenler için gelsin

Bu da sen aslında Türkiye'desin bu fotoğrafları google'dan buluyorsun diyenler için gelsin

Gösteri alanından oturma sıralarına bakış

Gösteri alanından oturma sıralarına bakış

El fuerte'yi gezdikten sonra giriş biletinizi atmayın, müzeye de aynı bilet ile giriyorsunuz. Müzede El fuerte ile ilgili bilgilendirici video izleyebilirsiniz

El fuerte'yi gezdikten sonra giriş biletinizi atmayın, müzeye de aynı bilet ile giriyorsunuz. Müzede El fuerte ile ilgili bilgilendirici video izleyebilirsiniz

El Fuerte'nin müzedeki maketi

El Fuerte'nin müzedeki maketi

 

 

 

Yorum yazmak için tıklayın.