Beneath the ground
Editör'den...
Ters insanlarız biz.
İstanbul her zamanki gibi uyanırken güne, bir sabah topluca uyandık. Şey, aslında hepimiz aynı anda uyanmadık. Kimi önce, kimi sonra uyandı. Kimi akşamdan kalmaydı, kimi geç yatmıştı. Birkaçı sevgilisiyle kavgalıydı. O sabah uyanıp da, camdan dışarı baktığımızda gözlerimiz görmedi. Beş saniye kadar beklemek zorunda kaldık, günün aydınlık halesinin ardındakileri görebilmek için. Bu beş saniye canımıza okudu, çünkü o beş saniyede kocaman derin bir nefes aldık.
Bir taraftan erguvanların kokuları, bir taraftan denizin tuzlu suyu. Aslında denizin suyu biraz kirliydi sanki. Ama pek de aldırış etmedik. Bir yandan poğaça kokuları yükselirken, öteki yanda türlü türlü çiçeklerin kokuları havada bir oraya, bir buraya saçılmıştı. İlkbaharın kokusunu alır almaz, müthiş bir rehavet çöktü üzerimize. İlkbahardan aldığımız gazla, aynen gerisin geriye, döndük uykulu köşemize.
O halde ne diyelim, aferin bize. Hep bir ağızdan, Mayıs’ı çıkartamayacağımızı konuştuk durduk. Ama üzülmeyin; heyecanlı heyecanlı değil, uykulu uykulu konuştuk. Kimimiz yatağında yatıyordu, kimimiz koltuğa uzanıyordu. Bir tanesi küvetteydi ama o tarafa bakmayalım, ayıp.
Neticede hep bir ağızdan bağırdık, “yaşasın tatiiiiiiil”
diye. Öyle mutluyduk ki, anlatamam.
…
Aradan beş dakika bile geçmemişti ki, içimizden birisi
merakla sordu: “peki ya tatilde ne yapacağız?” O esrarengiz
cevabını alana kadar, etrafındaki herkes uyumuştu. İşin komik tarafı,
soruyu soran da uyumuştu.
En sonunda düşündük, taşındık. Sorunun bizde olmadığına karar verdik. Sorun bizi “ters insanlar” diye tanımlayan eşek herifteydi. Böylece tüm zombiliğimizi ortaya koyup, beynini afiyetle yedikten sonra kendimize geldik de; Haziran’a el atabildik.
