Ana Sayfa La Résistance Giriş Yazısı


Gönderen Yabancı #8
Kerem ya da Alp 



« 5 Nisan 2008, 00:11:00 »

Uyandım.

Kurumuş dudaklarım birbirinden zor ayrılıyor, güneş yanığı tenim terlemek istiyor ama başaramıyordu. Zorla kalktım ayağa, bilmediğim topraklardaydım.

Geçmişimden kaçmıştım.

Kendimden kaçmıştım.

Bir zamanlar kendi halinde mutlu bir devletin varisi olan ben artık tek başına bir adamdım.

Kalabalıktılar, saldırgandılar ve bizi hazırlıksız yakalamışlardı.

Bulabildiklerimle kaçma emri almıştım babamdan. Kuzeybatıya gidecektik, dağlara sığınacak, hatta dağları aşıp bilinmezliğe dalacaktık.

Yolda yiyecek de bulamadık, güvenlik de. Hazırlıksız olduğumuzdan yanımızda pek bir şey yoktu ve geniş çayırlarımızdan pek uzaktık; bu bozkır hayatı ve kıraç dağ yamaçları bize yabancıydı. Hastalık ve açlık çoğumuzu kırıp geçmişken bir de haydutlar tarafından saldırıya uğradık. Direndim. Savaştım. Ancak son haydut da öldüğünde sadece sekiz kişi kalmıştık. Ben, iki erkek daha, bir kadın ve dört çocuk. Adamlardan biri de ağır yaralıydı. Bir iki gün geçmeden, o ve iki çocuk kanama ve hastalıktan öldüler. Çekirdek aileden farksız bu grupla devletimizi yeniden kuramazdık. Bunu onlar da anlamış olacak ki, bir gece gittiler. Bir yerlerde bir ev yapıp kendi hayatlarını başlatacaklardı herhalde. Bir krala ihtiyaçları yoktu.

Hayatımda hiçbir şey kalmamıştı görevimden başka, ben de kalan gücümle tutundum ona ve aştım dağları.

Şimdi bir yol kenarında tükenmiş olarak yatıyorum. Bir yol olması umut verdi bana, ölüme ne kadar yakın olsam da. Sandığımızın aksine dağların ardı dünyanın sonu değildi, buralarda da uygar insanlar vardı.

Bayılmışım.

Kendime geldiğimde sert bir zeminde uzanıyor ve tanıdık bir ses eşliğinde sallanıyordum. Başım feci ağrıyordu ama sesin bir tekerlekten çıktığını, ülkemdekilerden pek farkı olmayan bir arabada olduğumu fark ettim, ancak nalların sesi daha bir ağırdı bizim oradaki atlardan ve daha yavaş ilerliyordu araba.

Kollarım bağlıydı. Arabacıya bağırdım ama bizim dilimiz - belki de artık yalnızca benim dilim - burada bilinmiyordu tabi. Arabacı da bana tamamen yabancı bir dilde yanıt verdi, tek bir sözcük takıldı kulağıma: Pulchraqua.

Bu sözcüğün kadim dildeki "aqua pulchra" ile bir ilgisi olduğu geldi aklıma ve dil derslerine gösterdiğim ilgisizliğe duyduğum pişmanlık içinde yarım yamalak seslendim arabacıya kadim dilde:

- Kimsiniz? Ellerimi ne bağladınız? Ben kral oğluyum!

Güldü adam:

- Bildiğine göre eski dil, belki haydut değil sen. Ben az bilir eski dil. Söyle büyücülere Pulchraqua'da.

- Çöz o zaman beni. Kafes yok bana. Suçlu değil ben.

- Buna Pulchraqua'da karar verilir. Sus şimdi.

Eski dil, hiç de iyi bir yol değildi derdimi anlatmak için. Yeterli konuşamıyordum ve arabacı da elinden geleni yapıyor gibi görünse de bu dili sevmediği belliydi.

Sustum. Yol altımda takırdıyor, çalkalanıyor, zıplıyordu. Görebildiğim alanda uygarlık izleri vardı, şehre yaklaşıyor olmalıydık. Yorgunluk yüzünden pek de hassas olmayan burnuma bile yoğun bir tuz kokusu geliyordu, bir de şu yanağıma çarpan hafif rüzgar!

Garip bir yerdi burası. Toprağı, insanları, havası, her şeyi yabancıydı bana. Ama en önemlisi dili yabancıydı. Bu toprakların yaygın dilini öğrenmeden hayatta kalmam zordu.

 
Kerem ya da Alp 



« 4 Mayıs 2008, 12:10:00 »

Yabancı, güneydoğudaki Aşılmaz Dağlar'ı Pulchraqua şehrine bağlayan yolda, bir arabanın arkasında geleceğin neler getireceğini merak ederek yol alırken; diyarın diğer ucunda, haritaların en kuzeybatı köşesinde, genç bir asker korkuyla ufku gözetliyordu kalenin burcundan. Askerin adı Rentus'tu, kalenin ise Castratta. Eski imparatorluk dağıldığından beri burada olan kalenin aşınmış, kan lekeli taşları kimsenin saymaya uğraşmadığı kadar neslin bitmek bilmez Equa-Nisk çatışmalarında can verişine tanıklık etmişti. Ne kalenin önündeki verimli toprakların sağladığı bereketi bırakmaya niyetliydi Equanlar, ne de artık hem gelenek hem de geçim kaynağı haline getirdikleri yağmalara son vermeye niyeti vardı Nisklerin. Kalenin etrafına dizilmiş köyler yağmalandıkça toprağın gübresi daha da zenginleşiyor, verim arttıkça daha fazla Equan riski göze alıp bu köylere yerleşiyor ve bir sonraki Nisk saldırısında kaledeki askerlerin köye daha çabuk yetişmesini ümit ediyordu.

Rentus'un zorunlu askerliğinin bitmesine altı ay kalmıştı. Altı ay daha hayatta kalabilirse vatandaş olmaya hak kazanacak, kasabasına dönüp kendine bir hayat kuracaktı.

Askerliği ülkenin iç kesimlerinde, eğitim bölüğünde başlamıştı her genç gibi. Çok yoruluyordu belki ama artık çocukluktan çıkıp erkekliğe adım atmak, her gün daha eğitimli ve daha güçlü bir adama dönüştüğünü görmek yorgunluğunu hissedilmez kılıyordu.

Ne yapması gerektiğini öğrendikten, yani at üstünde hızlı ve isabetli bir okçu, yakın dövüşte ise kılıcını yeterince iyi kullanabilen bir adam haline geldikten sonra sıra tüm bunları disiplinli bir şekilde yapmayı, bir asker olmayı öğrenmeye gelmişti. Disiplin kavramına içten içe bir türlü uyum sağlayamamıştı ama eğitmenlerin gözüne yeterli görünecek kadar doğru davranmayı başarmıştı yediği birkaç dayaktan sonra.

Eğitim bittiğinde doğuda, Valen sınırında görevlendirildi. Kavga etmekten bile aciz olan bu koca göbekli tüccarların sınırdan geçişini seyretmekle geçiyordu günlerin çoğu. Arada bir de haydutları kovalıyorlardı ki her zaman kolayca üstün geldikleri bu hafif çatışmalar ona oldukça keyifli geliyordu.

Güzel günlerin sonu güneye, Novoxim sınırındaki karanlık, hastalık kaynayan, tedirgin kalelerden birine yollanmasıyla geldi. Kirli havayı soluduğu her gün evine duyduğu özlem daha da artarken onu ayakta tutan şey döndüğünde yapacaklarına dair kafasında kurduklarıydı. Nöbet sırası ona geldiğinde ise, Novoxim ülkesinin gri-siyah göğünün kirli beyaz çölü kestiği ufku her an başlayabilecek bir saldırının gerginliğiyle izlerken hatıraları da, planları da son derece ulaşılmaz geliyordu.

Ciddi bir çatışmaya girmeden, yalnızca yanan gözleriyle bol bol öksürdükten ve iki kez de revirde yatacak kadar hastalandıktan sonra, son görev yeri olacak olan Castratta'ya atandığında kötü kısmı atlattığını sanmıştı. Ülkeyi kuzeye doğru boydan boya geçerken yeşil vadilerin, sarı buğday tarlalarının kokusunu bolca çektiği içine. Niskler devlet düzen bilmez vahşiler de olsa en azından bunda sonra soluyacağı hava temiz olacaktı.

Umutlarının hepsi daha kaleye vardığı akşamüstü kayıplara karıştı. Öğrendiği kadarıyla o sabah Niskler yakındaki bir köye saldırmıştı, köyü savunmaya giden askerler de onlara. Ölen askerlerin gömülmesine yardım ederken havanın o kadar da temiz olmadığını fark etti. Her taraf yemyeşil de olsa burada hava korku ve ölüm kokuyordu.

Novoxim sınırındayken ölüm, öksürmekten göğsünüz çok ağrıdığında başınıza gelmesini dilediğiniz masalsı bir kavramdı; bu kalede ise, az önce gömülen, bedenleri balta darbeleriyle parçalanmış askerlerin de öğrenmiş olmaktan büyük ihtimalle pişman olduğu gibi, bir an önce gözlerinizi açıp da uyanmayı dilediğiniz bir gerçekti.

Mavi göğün yeşil çayırları sınırladığı ufka ellerinde baltalarla çığlık atarak gelen devler görme endişesiyle bakarken buraya geldiğinden beri geçen yedi günü ve bundan sonra geçireceklerini düşündü, her sabah uyandığında aklına gelen ilk şey o gün boynuna bir Nisk baltası inip inmeyeceğiydi.

Akşam çöküyordu artık kaleye, nöbeti az sonra bitecekti.

Güney burcunda başlayan bir hareketlilik fark etti.

 
Kerem ya da Alp 



« 4 Mayıs 2008, 12:10:00 »

Doğunun önemli ticaret şehri Pulchraqua'da güneş denize dalarken girdi şehre yaşlı tüccar Targolien. Şehrin güzelliğine tepeden bakarken, sorununu kısa bir süre de olsa uzaklaştırabildi zihninden. Şu anda arabasında yatmakta olan bu sorun, bilinen toprakların güneydoğu sınırını oluşturan Aşılmaz Dağlar'ın eteklerinde, yol kenarında bulduğu hırpani görünümlü bir adamdı. Onu baştüccar Welien'e götürüp bu işten sıyrılmaya karar vermişti yol boyunca düşündükten sonra. Ne var ki şehre ancak akşam çökerken varabilmişti, sabaha kadar bu adamı evinde tutması gerekecekti. Mantıklı olan onu kilit altında tutmak olsa da, genç ve hırslı Welien davranışları önceden kestirilemeyen bir adamdı. Anlattıklarına onu inandırmayı başarırsa, bugün arabasının arkasında hayatta kalma mücadelesi veren adam gelecekte hayat alma mücadelesi veren birine dönüşebilirdi ve Targolien, intikam peşindeki rakipleriyle mücadele ettiği yılları geride bırakmıştı.

Pulchraqua'ya ömrünün son döneminde huzur bulmak, ölümü beklerken hayatın tadını çıkarmak için gelmişti yıllar önce, buraya atanmasını sağlamak sahip olduğu tüm nüfuzu kullanmasını gerektirmişti. Ama huzursuzluğun onun nerede olduğunu bulup da peşinden gelmesi çok uzun sürmemişti. Geldiğinde denizci Matros halkının ufak, sakin ve insana hayatın yaşamaya değer olduğunu hatırlatacak kadar güzel bir liman kasabasıydı burası; ta ki kayıtlara "Pulchraqua'nın ilk baştüccarı" olarak geçen Targolien atanma görevini yerine getirip de kasabayı işlek bir ticaret merkezine dönüştürene, masum genç kız güzelliğini kendi elleriyle bozup da eski günlerini makyajla geri getirmeye çalışan yaşlı bir kadına dönüştürene dek. Onun açtığı yoldan kasabaya akın eden Valen tüccarlarıyla birlikte gelişen ticaret, yakın çevredeki Baravid ve Ranke halklarını da buraya çekmiş, kasaba hızla kozmopolit bir şehre dönüşmüştü. Kendini işin heyecanına kaptıran, başarılarının mutluluğuyla gençliğine dönen Targolien onu arka plana itmeye çalışan genç tüccarlarla rekabet ederken; hayalini mahvetmekte olduğunu görmesini engelleyecek kadar hırsla doluydu gözleri. Gücü iyice azalıp da asıl aramakta olduğu şeyin sakinlik olduğunu hatırladığında, başka bir yere atanmasını sağlayacak nüfuza artık sahip değildi. Buraya bu kasabada ölmek için gelmişti ve bu şehirde ölecekti. Baravid-Ranke çatışmaları artınca durumu kontrol altına almak için başkentten atanan yeni baştüccar Welien'in Pulchraqua'yı doğunun en büyük ticaret merkezi yapmaya kararlı olduğunu bizzat kendisinden duyduğu günden beri tek dileği, ölümün bu kurnaz gençten daha hızlı olmasıydı.

X

Baştüccar Welien güneşin batışını seyrediyordu köşkün penceresinden. İşlerini bitirmişti, az sonra üst kattaki evine çıkacaktı. Popülariteye her zaman dürüstlükten daha fazla önem veren biri olarak her fırsatta bu şehir için ne kadar uğraştığını anlatsa da aslında yaptığı pek bir şey yoktu. Başkenttekiler aksini düşünse de bu şehre asıl hakim olan güç Matros halkıydı hala, kendisine ne kadar ılımlı ve kibar davranırsa davransın Matros valisi de Welien'den üstün olduğunun bilincindeydi. Potansiyelini keşfetmekte olan şehir ise kimseye gerek duymadan büyüyordu zaten. Gelecekte kayıtlar Pulchraqua görkemine ulaştığı sırada baştüccarın o olduğunu yazacağına göre Welien için hava hoştu. Onun aklında bu liman şehrinde çok daha fazlası vardı. Burada yaptığı basit işler - Ranke ile Baravid halkları arasındaki çatışmanın Valen yararına sürekliliğini sağlamak, haydutlarla saldıracakları tüccarları diğer halklardan seçip Valen tüccarlarından uzak durmaları için anlaşmak bunlardan başlıcalarıydı - onun yetenekleri ile alay etmekten başka bir şey değildi. Ne var ki meclisteki beceriksizler ne diyorsa onu yapmak zorundaydı. Baravid-Ranke tartışmalarına bu kadar önem veriyorlarsa o da verecek, Matros valisi bu kadar etkiliyken korsanlarla anlaşma yapmasını tehlikeli buluyorlarsa o işi küçük limanlardaki tüccarlara bırakacaktı.

Bir gün başkente geri dönecekti Welien. Bir gün başkente hükmedecekti. Meclis başkanı olacak, koca villasında keyif sürerken bir yandan da Diyar'ın gizli hükümdarı olacaktı. İşte o zaman herkes görecekti şu anda meclis koltuklarını dolduranların hiçbir şeyden anlamadıklarını.

Güneş batarken her şey zor görünse de, doğan güneşin neler getireceği tahminlere sığmazdı.

X

Pulchraqua'nın genişleme inşaatı hiç bitmeyen limanında çalışan denizcilerin, güneşin ufuk çizgisinin mavi sularında yüzüşünü seyredecek vakti yoktu. Tekrar denize açılmadan önce gemilerin bakımı yapılmalı, yelkenler gözden geçirilmeli, korsanlara karşı alınan cephane ve taşınacak ticari mallar gemilere yüklenmeliydi. Kaptanların işi de az sayılmazdı, diğer kaptanlarla uzun uzun sohbet edip limanlar, ticaret yolları, korsanların yaygın olduğu bölgeler ve Ada'daki yönetim loncasından gelen son haberler hakkında bilgi alışverişi yapılmalıydı. Tüm bunlara rağmen, ister kaptan olsun ister tayfa, her denizci için liman hayat da demekti aynı zamanda. Toprakta yürümenin tadı çıkarılmalı, hanlarda içip kumar oynanmalı ve gemide yalnız uyunan geceler paranın yettiği kadar kadınla telafi edilmeliydi. Gemiciler arasında fahişe hastalıklarından ölenlerin korsan kılıcıyla ölenlerden çok daha fazla olması pek de şaşırtıcı değildi Matros halkı için. "Hanlar gemicilerin cennetidir." derdi Kaptan, "o yüzden hepimiz cehenneme gideceğiz." Küçük bir çocukken gördüğü cehennemi kabuslarında sık sık ziyaret etmeye alışık Mannelig de cennetin tadını çıkarıyordu. Anıları çok bulanık da olsa yeterince rahatsız ediciydi: Yalnızca köyüne saldıran atlıları, yanan evleri ve annesinin soğuk bedenini hatırlıyordu. Vahşi hayvanlara yem olmadan yan köyden avcılar tarafından bulunması, köyden kaçarken haydutlar tarafından fark edilmemesi kadar büyük bir şanstı.

Avlanıp yeterince erzak toplayan köylüler, haydutların bir sonraki hedefi olmadan önce batıya göçerken, o da yanlarındaydı. Nehri takip ederek dev bir gölün kenarına varan köylüler burada yeni bir hayata başlarken, o da kendisini evlerine alan yeni ailesinin yanında acılarını unutmaya çalışıyordu. Tüm köyün en çok ilgisini çeken şey, anlayamadıkları bir nedenden dolayı suyunun tadı tuzlu olan ve üzerindeki su katmanı durmaksızın parçalar halinde yükselip kumlu kıyıya vurarak köpüren göldü. Yaptıkları basit kayıklarla ve eskiden nehirdeki balıkları avlamakta kullandıkları yöntemleri biraz geliştirerek bu gölden şaşırtıcı derecede çok sayıda, oldukça iri balıklar tutabildiklerini keşfettiklerinde göle duydukları sevgi ve ilgi katlanarak arttı, görünen o ki burada yaşam geldikleri bozkırdan daha kolaydı. Mutluluğun kısa sürmeye mahkum bir kavram olduğunu bilmeden, geleceksiz bir neşe içinde kutladılar bir şenlikle artık vatan saydıkları bu toprağın ve gölün bereketini.

Rahat günler şenliğin ikinci yıldönümüne kadar sürdü. Tüm köydeki binalardan daha büyük kayıklara binmiş, hayvan görünümlü adamlar gölden gelene kadar. Mannelig için aynı kabus yeniden sahneleniyordu ve tüm şansını bir öncekinde harcamıştı.

Yakında adlarının 'korsan' olduğunu öğreneceği adamlar onu kaçırıp da 'gemi' dedikleri dev kayıklardan birine bindirdiklerinde yolculuk tekrar başlamıştı onun için. Bir süre için yaşamın ona sunduğu tek şey onu hayatta tutmaya yetecek en az miktarda su ve ekmek ile hayatta kalmasına izin verecek en fazla miktarda dayak oldu. Daha sonra onu güverteye çıkardılar, yerleri temizlemesi için eline bir paspas tutuşturdular.

Korsanların yanında geçirdiği sürede bir çok yeni kavram öğrendi onların konuştuğu kaba dille birlikte. Bunların arasında 'köle' gibi hiç öğrenmek istemeyecekleri de vardı, 'deniz' gibi rahatlatıcı olanlar da. Dev gölün sırrı artık çözülmüş de olsa, bunu daha kolay yoldan öğrenmeyi tercih ederdi. Gemiye o sıradaki sahiplerinden çok daha düzgün görünümlü adamlar saldırdıklarında, karşılık verecek kadar korsan hissetmiyordu kendini hala. Geleceğin var olmayışını kabullenmiş her köle gibi yalnızca seyretti olup biteni; ikinci köyünü yakan, onu ölüme gülen gözlerle bakan, her tarafı dayak izleriyle kaplı bir çocuk haline getiren korsanlar öldüğünde içi alınmış bir intikamın soğukluğuyla doldu. O günden sonra o düzgün görünümlü adamlara, Matros halkının gözüpek denizcilerine hep koşulsuz bir sevgi besledi, onu tutuklamalarına rağmen.

Bir korsan değil de, tanınmamış bir halkın kayıp bir üyesi olduğunu anladıklarında serbest bırakıldı ve yapmayı bildiği tek işe, güverteyi temizlemeye koşuldu gemide boş durması yerine. Yaptığı şey değişmemiş de olsa, çalıştığı kişiler değişmişti ki bu da mutlu olması için yeterliydi. Hepsi onun yaptığı işlerle mesleğe başlamış olan tayfalar ona kendilerinde biri gibi davranıyordu. Eski ismine dilleri pek dönmediğinden yeni de bir isim vermişlerdi ona: Mannelig. Bu çok sevdikleri eski bir şarkının baş karakterinin adıydı. Eski isminin ona iyi bir hayat getirmediğini de göz önünde bulundurarak o günden sonra yalnızca bu ismi kullandı. Yalnızca tayfalar değildi ona iyi davranan, kaptan da hem başına gelenlere üzüldüğü hem de ilginç bulduğu bu çocukla sık sık konuşuyor, tayfalar ona gemiciliği öğretirken o da Matros kültürünü öğretiyordu.

Tüm bunlar bir ömür önceydi. Kaptan emeklilik zamanının geldiği gerçeğine direnen aksi bir ihtiyardı şimdi, kendisi ise geminin en yaşlı tayfası. Onu kurtaranların hepsi yaşlanıp gitmiş, bir tek kaptan ve kendisi kalmıştı bu antika gemide. Güneş tenini iyice esmerleştirmiş de olsa, Mannelig'in bir Matros olmadığını ilk bakışta anlamak zor değildi. Bu ona zarar vermekten çok her gittiği handa kadınlar tarafından ayrı ilgi görmesini sağladığından, durumundan şikayetçi olduğu söylenemezdi. Ne kadar istese de bir türlü kurtulamadığı korsan aksanına rağmen akıcı konuşuyordu yaygın dili, ancak hala kendi dilinde düşünüyor, rüya görüyor ve yeterince sarhoş olduğunda şarkı söylüyordu.

Son çivisini de çaktı o gün için. Çalışma vakti bitmiş, eğlenme vakti başlamıştı. Geminin tekrar yola çıkmasına birkaç gün vardı. Yarın malları yüklemeye başlayacaklar, işleri bittiğinde denizde yeni bir yolculuğa başlayacaklardı.

Hana doğru yola çıktı. Zamanı varken karanın tadını çıkarmalı, tayfalıktan kazandığı her parayı değerlendirmeliydi. Kim bilir daha kaç ay boyunca dünyası o gemiden ve bitmek bilmeyen mavilikten ibaret olacaktı yine. Onun yaşında bir adam için tayfalık fazla yorucu bir meslek olmaya başlamıştı. Bir zamanlar denizi çok sevmiş de olsa, göl sandıkları denizin kenarındaki köyünün bilgesinden duyduğu söz hala kulaklarındaydı:

"Evlat" demişti, başını onun yüzüne bakacak kadar kaldıramayan, ama yine de gözlerinin içine bakıyormuş gibi hissettiren, belki de istediğinden de fazla deneyim yaşamış olan ihtiyar, "Değişmeyen tek şey ölü olanlardır."

X

- Affet, bağlı duracaksın. Yarın göreceksin Welien'i. O eski dil bilir. Benden bu kadar!

Yaşlı adam kapının önüne iki kap yemek, bir testi su ve kapların üzerinde duran, şekli yurdumdakilerden - eski yurdumdakilerden - farklı da olsa ekmek olduğunu tahmin ettiğim bir şey koyduktan sonra tedirginlikle kapıdan çıkarken bir kez daha konuştu:

- Bolca verdim, aç olmalısın. İyi insanım ben. Sonra hatırla.

Benden korktuğu belliydi. Hissettiğim kadar bitkin görünmüyordum belki de. Kapıyı kapattıktan sonra arkasından tekrar seslendi:

- Sana güvendim. Kaçmaz kral oğlu.

Yeterince güvenmiyor olacaktı ki ağır bir şeyin sürünerek taşındığını ve kapıya dayandığını işittim.

Açtım. Yemeklere saldırdım gücümden geriye kalan son kıvılcımla.

Doymak çok iyi gelmişti. Eski lezzetleri bir daha bulamayacağımın farkındaydım. Durumumu düşündüm. Aslında yaşlı adam fazla iyi niyetli davranıyordu, bunu yapmaya niyetim ve yeterince enerjim olsa arkasına ne koymuş olursa olsun kapıyı açıp onu öldürmem işten bile sayılmazdı. Eğer yarın da işler iyi giderse bu adama olan can borcumu ödeyecektim günün birinde.

Şu Welien de kimin nesi acaba? Umarım güneş artık güzel günlere doğar.

Kaçmak değil, kıpırdayacak gücüm yok.

 
Kerem ya da Alp 



« 6 Haziran 2008, 22:08:00 »

Dök. Kaldır. Çevir. Yükselt. Soğut. Yinele.

Ağaçların masallarda kaldığı küçük Novoxim şehri Fogbrevis'te işçiler aynı günü yaşıyordu yine. FA252, bir kadın işçi; sızlayan elleri, geçkin yaşı ve zorlukla alıp verdiği nefesiyle ölümün kıyısında yürüyordu. Hatırlayacak bir anısı yoktu şu anda yaptığı işten başka. Güzel bir güne dair herhangi bir fikri olmadığından yaşamının kötü olduğunu düşünmüyordu, her gün bir öncekinin aynı da olsa.

Fogbrevis bir şehir bile sayılmazdı; fabrika, yemekhane ve yatakhaneden oluşuyordu aslında. Hiçbir haritada var olmayan şehre, girip de geri çıkabilenler yalnızca üst düzey yöneticilerdi.

FA252'nin yıllardır hep aynı şeyi gören gözleri artık bakmaktan sıkılmıştı, elleri ise işini yapmak için beyninden gelecek emirlere ihtiyaç duymayacak kadar ustalaşmıştı. Aynı yerde duruyor, neden yaptığını veya nerede kullanılacağını hiç bilmediği bu çelik boruları aralıksız üretiyordu. Bundan hiç rahatsızlık duymadığını sansa da, akciğerleri bunun artık bitmesi gerektiğine karar verdi.

Ağır bir öksürük kriziyle bedeni sarsılırken bozuldu kollarının ezberi. Çalışma hızını artırmak için mühendislerce yan yana tasarlanan kollarının sebep olduğu sorunlar şimdi ortaya çıkacaktı. Öksürmekten iki büklüm olmuş sendeleyen FA252, vücudunun yana kaymış olduğunun farkında değildi. İşine devam etmek zorunda olduğu fikri derinlerine kazınmış beyni, kolu tam zamanında çekmesini sağlamıştı. Aradaki tek fark, çekmesi gereken kolu değil, yanındaki kolu çekiş olmasıydı.

O güne kadar kimsenin ölçmeye yanaşmadığı sıcaklıktaki eriyik yere ve kontrol paneline dökülürken, FA252'nin hemen o anda öksürük krizi yüzünden ölme isteği ne yazık ki gerçekleşmeyecekti. Kendini koruma içgüdüsü ile elini de son anda çekmeyi başarması uyuşuk bedeninde hala reflekslerin var olduğunu gösteriyordu. Ayaklarına damlayan gözyaşlarının eriyik olduğunu zannettiği an korkuyla geriye sıçradı. Ve sert eller sıkıca tuttu kollarından bir anda.

X

Fabrikanın müdürü sinirli görünse de bu yalnızca gerekliliktendi. Tüm şehrin idari işlerinden de o sorumluydu ve Monoximden gelen her emirde aynı görev tekrarlanıyordu: Dışarıya asla bilgi sızmamalı.

Fogbrevis'te ne üretildiğinden Novoxim diyarında bile çok az kişinin haberi vardı. Ne ürettiğinin pek de farkında olmayan işçilerin bile şehri terk etmesi ya da dışarıdan biriyle iletişim kurması yasaktı. Ancak yasaların bile ulaşamadığı yerler vardı ki müdür bu küçük ihtimali ortadan kaldırmanın yolunun korku olduğunun farkındaydı. Novoxim planları, geleceği belirlerdi ve hiçbir şekilde riske atılamazdı.

Uzun süredir beklediği fırsat eline geçmişti: suçlayabileceği bir işçi. Şimdi gösteri zamanıydı. İdam masasının toplantı merkezindeki sahneye konulmasını emretti, sonra da işçinin getirilmesini.

X

Kolları sert parmakların arasında sıkışmış inlerken, ayakları sürüklenip götürülmektense kendi yürümeyi tercih ediyor ancak arada bir atabildikleri yarım adım dışında etrafa çarpmaktan başka bir iş yapamıyordu. Zihni az sonra başına neler geleceğini merak etmeyi bırakmış, kalbine dur emri yollamak için çabalıyordu kalan son gücüyle.

Sanki kaçabilecekmiş gibi, sıkıca tutuyorlardı FA252'yi, dolması beklenirken salonun. Fabrikada makineleri tamir etmekle meşgul mühendisler dışında tüm işçiler toplanmıştı salona.

Üzerindeki paçavraların özlemini duydu soyulup çırılçıplak kaldığında. İtelenerek, kaba olması için özen gösterilen hareketlerle çelik masanın üzerine yatırılınca, keskin soğuk bedenini sardı, ürperti ise zihnini. Masaya bağlandığı sırada, öfkeli bir adamı taklit eden neşeli bir çocuğun sesiyle, hararetli ve bir o kadar da anlamsız konuşmasına başlamıştı müdür. Her cümlede gerçeklikten biraz daha uzaklaşan konuşması, onun üretim zincirini kasten bozuşuyla başlayıp bir Equan casusu oluşuna kadar gidiyordu yalanların sonsuzluk boyunca yankılandığı, hiç var olmaması gereken bir diyarda.

Masada yatarken başını çevirmiş, salondaki insanlara bakıyordu FA252. Müdür coştukça yüz ifadelerinin nasıl da değiştiğini görüyordu. Bir zamanlar yan yana çalıştığı kişiler şimdi onun öldürülmesi için heyecanla bağırıyordu müdüre. Öfkenin vücuduna battığını hissetti, nefretin tenini yaktığını. Altındaki soğuk masa ve aklındaki korku ruhunu titretirken genzinde bir tıkanma, gözlerinde ise bir sel çıkıverdi ortaya. Bedeni öksürerek sarsılmak ile hıçkırarak ağlamak arasında kararsızken, kalabalık onun ölmesi gerektiği konusunda daha da kararlı hale geliyordu her dakika. Tanıdık yüzlerden oluşan kalabalığı inceledi teker teker, öfke hakimdi kiminin yüzüne, kiminin ise heyecan. Daha da derinde ise acıma ile kederin yerini almış olan, her güdünün asıl hakimi korku.

Histerik konuşmasının işçilerin suratlarına nasıl yansıdığını gördükçe daha da coşan müdürü, güvenlik görevlilerinin uyarısı alıkoydu FA252'ye büyük bir iyilik yapmaktan. Acele etmezlerse işçi eceliyle ölecekti. Vahşileşmiş kalabalığa, onların kanına susamış bu canavarın acı çığlıklarını sunması gerektiğinin farkında olan müdür hoşnutsuzlukla kesti konuşmasını ve uzattı elini yanındaki kola; işte o an daha da arttı kalabalığın tezahüratı. Kolu hızla indirdiğinde, birkaç öksürüklük ömrü kalmış FA252nin ayaklarından başladı dökülmeye öldürücü asit. Attığı çığlıkların arasında öğrendiği son şey, acının nefes darlığına iyi geldiği olan zavallı kadının varlığı hızlı kimyasal tepkimelerle başka moleküllere dönüşürken, hala hayatta olan herkes mutluydu.

Masada görülecek hiçbir şey kalmadığında, tamir işleri tamamlanmış fabrikaya geri dönüp çalışmaya başladı işçiler. Mühendisler işini iyi yapmıştı, makineler sorunsuz çalışıyordu. Herkes üretim yerine geçti.

Ve çarklar dönmeye devam etti.

 
Kerem ya da Alp 



« 6 Haziran 2008, 22:08:00 »

Drogas her zamankinden erken uyandı, kuş cıvıltıları eşliğinde. Yatakta biraz tembellik ettikten sonra kalkıp üzerindeki giysileri değiştirdi. Kahvaltıdan sonra evden çıkıp okula doğru yürürken, içinde heyecan vardı şimdiden yarın mantar toplamaya gideceği için. Diğer arkadaşları bugün gidiyordu bu zevkli derse, kendisi yarınki gruba kalmıştı. Şimdi gidip ders programına bu sene eklenen "Diğer Halklarla İlişkiler" dersine katlanması gerekiyordu.

Cahil gördüğü diğer halklarla pek de ilişki kurmaya niyeti olmayan Baravidlerin son zamanlarda değişen fikirlerinden şehirlerine akın eden tüccarlar sorumluydu. Ranke halkıyla çatışma tehlikesinin varlığına rağmen sınır şehri Derosta bile bu kadar etkili durumdalarsa daha huzurlu iç kesimlerde ve Valen sınırında ne durumda olduklarını düşünmeden edemedi Drogas. Baravid halkı bir yandan hala şüphe etse de tüccarların olası kötü niyetlerinden, ihtiyaç fazlalarının değerlendirilmesinin sağladığı kazanç ve diğer şehirlerden gelen egzotik malların çekiciliği şüphelerini perdelemek için iyi bir neden sunuyordu onlara.

Ders beklediği gibi sıkıcı değildi, tam tersi oldukça aydınlatıcı olmuştu. Diğer halkların onları büyücü sanıp korkuyor olması önce komik, sonra da ilginç gelmişti ona. Okuldan çıktığında olağandışı bir hareketlilik farketti sokaklarda. Ranke sınırındaki ormana doğru telaş içinde koşan büyüklerden birinin yanı sıra koşarak neler olup bittiğini sordu. Aldığı yanıt, içindeki gökyüzünden güneşi aldı götürdü:

- Ormanda mantar toplayan öğrencilere Rankeler saldırmış!

Bahsi geçen mantar Ranke ve Baravid ülkelerinin diğer kesimlerinde Deros mantarı diye geçen, ancak diğer şehirlerde de az miktarda bulunan bir mantar türüydü. Bir çok hastalığı iyileştirmede kullandıkları bu mantarın insanı hasta yapan küçük canlıları öldüren bir etkisi vardı. Ayrıca usta Baravid kimyagerleri bu mantarın özütünü Drogasın henüz öğrenemediği çeşitli işlemlerden geçirerek insanları da öldürecek hale getirmenin yolunu bulmuştu. Derosun her daim tetikte olan halkının hep yanında bir şişe taşıdığı bu sıvıyı zarar vermek istediğiniz bir kişinin üstüne döktüğünüzde, o kişinin bedeni kendini öldürüyordu bu sefer, küçük canlıların yerine.

Silah olarak kullanmanın yolunu hala çözememiş de olsalar, iyileştirme gücünü "Bölünme"den önce keşfedildiği için bilen Ranke halkı da gereksinim duyuyordu bu mantara ve kendi ülkelerindeki tüm doğal kaynaklar gibi soyunu kuruttukları mantardan almak için Baravid ormanlarına girmekten çekinmiyorlardı artık. Savunmasız öğrencilerin elinden halihazırda toplanmış mantarları almak da daha kolay gelmiş olmalıydı onlara kendilerinin arayıp bulmasından.

Drogas heyecanla, öfkeyle, hüzünle, korkuyla ve tanımlayamadığı daha bir çok hisle dolmuş biçimde koşuyordu büyüğün yanında ormana. Ulu ağaçların arasında ilerliyorlardı ki durdurdu onu yan taraftan uzanan bir el.

- Nereye gittiğini sanıyorsun evlat? Hemen okula dön. Bu oyun değil, eğitim değil! Bu artık tam anlamıyla savaş ve yeterince çocuk öldü bugün.

"Öldü" kelimesi kulaklarını parçalarken sıktı yumruklarını Drogas. Daha önce okulda görmüş olduğunu hatırladığından üst sınıflardan birinin öğretmeni olduğunu tahmin ettiği adama itiraz edemeyeceği için durdu olduğu yerde. Öğretmen ormanın içinde kaybolurken o da yenik adımlarla dönüyordu şehre doğru. Yolda ormana doğru koşan yetişkinlerle karşılaşıyor, saldırıya uğrayan gruptan olup olmadığına dair sorulara olumsuz yanıt verince okula dönmesi söyleniyordu.

"Doğanın Düzeni" dersine giren hocası Patrobasın karşıdan geldiğini gördü. Her zamanki huzurlu ifadesini yolda düşürmüş olan yaşlı adam tam ona endişelenmemesini söylerken orman tarafından bağrışlar yükseldi aniden. Yüzü daha da asılan Patrobas kolunda tutup çevirdi Drogas'ı:

- Gel benimle, herkese ihtiyaç olabilir!"

Bir yaşlı adam ve bir çocuk, daha önce hiç koşmadıkları kadar hızla seslere doğru koşmaya başladılar.

 
Kerem ya da Alp 



« 6 Haziran 2008, 22:08:00 »

Uyandım.

Kafamda sorularla hüzünler birbirlerinin yerini kapmaya çalışırken beklemeye başladım ihtiyar tüccarı. Ortalık daha da aydınlandığında girdi içeri, yanında iki iri adam vardı:

- Gel benimle, Welien'e gidiyoruz.

- Onlara gerek yok, kaçmam.

- Önlem iyidir hep. Kızma.

Önümde tüccar, arkamda diğer iki adamla yürümeye başladık taş zeminli sokaklarda; farklı farklı insanlar, çeşitli dükkanlar arasından, havada o garip tuz kokusu burnumu kaşındırır ve hep aynı yönden gelen esinti kirli saçlarımı uçuştururken.

Tüccar gibi kısa boylu, göbekli olanlar da vardı; arkamda duran ikisi gibi kaslı, yanık tenli adamlar da. Bir de ince uzun vücutlu, tek parça kumaş giysiler giymiş, saçlarına doğumlarından bu yana dokunulmadığı belli insanlar vardı ki özellikle kadınları çok güzeldi. Bir de onların daha soluk tenli, deri giysili olanları vardı ve ben bile bu iki grubun birbirine karşı iyi hisler beslemediğini anlayabilmiştim. Belki de yalnızca bir moda tartışmasıydı bu.

Kendi kendime güldüm, benim başıma gelenler bile yetmiyordu bir insanın mizah duygusunu tamamen yitirmesine.

Birbirleri veya işleri ile çok meşgul olanlar dışında tüm insanlar bana bakıyordu. Hatta bazıları tüccara bir şeyler söylüyordu anlamadığım bir dilde. Belki benimle ilgili, belki de sadece kendi işleri ile. Gözleri, benden bahsettiklerine işaret ediyordu.

Bir zamanlar yurdunda tahtın varisi olarak yürüyen ben, şimdi herkesin ilgisini çeken bir yabancıydım yalnızca.

X

Gemiye mallar yüklenmeye devam ediyor, kaptan sinirle gemide dolaşıp önüne gelene fırça atıyordu. Söyleniyordu bir yandan da:

- Bir tüccara güvenirsen fiyatını da belirle dememişler boş yere! Nerede bu Targolien!

Karaya veda etmek artık zevk vermiyordu Mannelig'e. Oradan oraya savrulmak, bir şehri daha yeni tanıyıp sevmişken bir daha oraya dönmemek, kalıcı dostlara, bir kadına, bir aileye sahip olamamak? Denizci olmanın tüm eksiklikleri iyice rahatsız ediyordu artık onu. Gördüğü en berrak deniz, yürüdüğü en rahat sokaklar, yattığı en güzel kadınlar hep burada, Pulchraqua'daydı. Ne yazık ki dört halkın birden bu küçük şehirde sıkışık biçimde yaşıyor olmasından doğan gergin ortam şehrin güzelliğini gölgeliyordu. Daha da önemlisi, bir ev ve biraz toprak alacak kadar parası da yoktu hovardalığı ve cömertliği ile ün salmış Mannelig'in, tayfalıktan başka bildiği bir meslek de.

Biraz da tuzsuz hava solumak istiyordu, denizden çıkmamış besinler tüketmek. Denizcilik hayatı, karaya vurmuştu.

X

Beklenmedik haberlerle geldi Targolien, ne demek istediğini anlamakta önce zorlandıysa da, zekasını kullanmakta gecikmedi Welien.

- Zordağların kıyısında, yol kenarında baygın halde bulunmuş bir adam. Bu kısıma göre köle olarak satılacak biri. Eski dil biliyor ve bilinmez bir ülkenin kralının oğlu olduğunu iddia ediyor. Burası gerçekten kafa karıştırıcı, yine de bir köle olmadığını kanıtlamaya yetebilir. İlgisini çekmeyi başarmış olan bu adamla yüz yüze konuşmaya karar verdi Welien.

- Nedir öykün ey yabancı? Anlat bakalım.

- Benim eski dil az iyi. Dağlar ardında bir ülkem vardı. Baskın oldu. Herkes öldü. Ben kalanları kaçırdım. Yolda öldüler. Tek kaldım. Dağı aştım.

Welien, büyücülerin ağdalı eski dil aksanını çok iyi tanıyordu ve bu adamın konuşma tarzının, kullandığı sözcüklerin çok daha farklı olduğu aşikardı. Büyücü okulundan kaçmış biri değildi, zaten tipi de pek benzemiyordu. Öyküsü basit olduğu için inandırıcı gelmişti Weliene, dağı aşma kısmı zor olsa da imkansız değildi. Gözleri de aynı öyküyü anlatıyordu adamın. Bir bakışta karşısındaki insanı değerlendirebilmesiyle nam salmış genç tüccar, yeteneklerinin sınandığını hissetti.

- Eski dil ile Diyarda pek yaşayamazsın. Yaygın dili öğrenmen gerekecek, eğer burada kalmaksa tercihin. Peki söyle bakalım yabancı, senin planın neydi buraya gelirken?

- Düşünürdük dağların ardı boş. Ülke yok. Bilmezdik siz var. Ben bilmem ne yapsın. Kral oğlu ben, her işte iyi.

Welien ne yapacağı konusunda hala kararsızdı. Ancak bir köle eksik kalsa kimse zarar görmezdi. Hem bir kölenin bu kadar detaylı bir öyküyü uydurması pek de mümkün değildi. Eğer bu adam söylediği kişiyse, Zordağları aşacak kadar da güçlü ve dirayetli biriyse Valen devletinin - ve özellikle de Welienin - çok işine yarayabilirdi.

Targoliene dönüp yaygın dilde konuştu:

- Bu adamı buraya getirmekle en doğru olanı yapmışsın. Bunun ödüllendirileceğinden şüphen olmasın. Ancak senden rica edeceğim bir şey daha olacak bu hususta. Sen burada daha eskisin ve daha çok kişi tanıyorsun. Bu yabancıyla düzgün iletişim kurmamızın tek yolu ona yaygın dili öğretmek olacaktır, uzun ve daha derin bir konuşma olmadan onunla ilgili kararımın doğruluğundan emin olamam. Öğrenimi süresince benim misafirim olacak. Eski dili çok az bildiği için ona bu şekilde öğretmek çok da faydalı değil, hem sanırım sen de benim kadar istemezsin o ukala büyücülerin kaprislerini çekmeyi. Çevreni araştır, ona yaygın dili sıfırdan, sanki bir çocukmuş gibi öğretecek birini bul dostum, tüm Valen halkı adına, sana güveniyorum.

Ticari işlerini bırakmış bu yabancıyla uğraşan ve görünüşe bakılırsa bir süre daha uğraşacak olan Targolien, yüzündeki hoşnutsuzluğu gizlemek için bir çaba harcamıyordu, ama baştüccarla arasını bozarak bu geç yaşında başına iş almak da istemiyordu. Bu durumun farkında olan Welien, istekle yapılan işin zorla yaptırılandan çok daha iyi sonuçlar verdiğini öğrenmesine yeteceğinden çok daha fazla süredir içindeydi yönetim işinin. Targolieni memnun edeceğini bilen bir teklif yaptı:

- Bu görevi başar, yaşlı dostum, ben de senin istediğin yere atanmanı garanti edeyim!

Targolienin yüzü biraz olsun aydınlandı. Görevi seve seve yapacağını söyledi ve teşekkür ederek çıktı. Welien yabancıya dönüp durumu açıkladı eski dilde. Yabancı mutlu görünüyordu.

 
Kerem ya da Alp 



« 22 Haziran 2008, 20:00:00 »

Yelgüder kavminin Equan sınırına en yakın sürüsü gece yatıdaydı. Çoğu Nisk kavmi gibi göçebe olduklarından sınır nedir bilmez, sıklıkla Equan sınırlarına dahil, ancak tenha olan çayırlara da göçerlerdi. Bir başka geçim kaynağı olarak Equan köylerini yağmalamak da eski ve vazgeçilmez bir gelenekti onlar için.

Eski sürü başının üçüncü oğlu Trondur, huzursuzca uyuyordu çadırında. Babasının ölümü Equan devriyelerin elinden olmuştu, hem de ikinci oğlu ile. Bu ölüm üzerine yeni bir sürübaşı seçilmesi gerekmişti. İki güçlü savaşçı uygundu bu göreve ve ikisi arasında bir ayrım yapılamıyordu. Töreye göre bu seçimin, ölümüne yapılacak bir kavga ile sonuçlanması gerekse de, ne sürü en güçlü iki adamını kaybetmek istiyordu, ne de bu iki iyi arkadaş birbirini öldürmek. Sonucun güreşle belirlenmesi kararlaştırıldı.

Trondurun ağabeyi, ölen sürü başının en büyük oğlu Grimur, sürünün en iri savaşçısı Kamban ile çok güreşmişti çocukluk yıllarında. Şimdi ise en büyük olmak için güreşeceklerdi. Babasının ölümüyle sarsılmış Grimur, sürü başı olarak onun şerefini koruması gerektiğine inanıyordu; Kamban ise daha önceki güreşlerinde bir türlü birbirlerine üstünlük kuramadıkları rakibini bu sefer alt edeceğinden emindi. Ne kadar iyi arkadaş olurlarsa olsunlar, gelenekler en güçlü olanın sürübaşı olmasını gerektirdiğinden arkadaşına müsamaha göstermesi mümkün değildi.

Hazırlıkları yapıldı, iki arkadaş, iki rakip meydanda yerlerini aldı. Karşılıklı durdular ve birbirlerine doğru hareketlenip hızla ittiler birbirlerini. Herkesin meraklı bakışları altında, güreş başlamıştı. Grimur istekliydi, saldırgandı, tüm gücüyle Kamban'ın üzerine atılıyor, onu bir an önce devirmekten başka hiçbir şeyi düşünmüyordu. Kamban'a sarılıp onu yıkmaya çalıştı, Kamban ise direniyordu. Grimur tüm gücüyle, destek aldığı ayağını değiştirerek iki yana savurdu Kamban'ı, ancak bu yapılı adam hala iki ayağının üzerindeydi; ara sıra yaptığı birkaç hamle dışında savunmada tutuyordu kendini. Sonra karşılık verme zamanının geldiğini düşünerek o da hamle yapmaya başladı. İki güçlü adam, aynı çocukluklarında olduğu gibi birbirlerini itekliyorlar, sinirle bağırıyorlar, göğüs göğüse çarpışıyorlardı. Bir anlığına Kamban!ın ayağını yerden kesmeyi başardı Grimur, ancak yere yıkamadan dengesini geri kazandı rakibi. Grimur iyice yorulduğuna göre, artık tüm gücüyle saldırma sırası Kamban'daydı. Sarılıp sola doğru savurdu rakibini ancak Grimur direndi. Bu sefer sağa savurdu, ancak daha hareketini tamamlamadan geri sola çevirdi ve kendi bedeninin sağ tarafını da aynı anda öne itti. Şaşırtmacayı çok geç fark eden Grimur hazırlıksız yakalanmış, ağırlığını yanlış ayağına vermişti; zayıf ayağı üzerine binen yüke dayanamayıp büküldü ve üzerinde Kamban ile yerde buldu kendini, güreş bitmişti.

Sürü başı Kamban yerden kaldırdı arkadaşını ve hafif bir yumruk attı omzuna, Nisk savaşçılarının selamlaşma şekli buydu. Grimur, sadece sürübaşı olmayı kaybetmişti, onurunu değil. Tüm sürü böyle düşünüyordu, bir kişi hariç; Grimur asla eskisi gibi olamadı. Devam etti hayat sürüde. Grimur bir türlü silmeyi başaramamıştı yenilginin anısını hafızasından. Trondur büyümüş, yiğit bir savaşçı olmuştu ve onunla gurur duyuyordu, ancak kendisi ile değil. Önceki hafta onu Castratta kalesinin önündeki köyü yağmalamaya iten de bu olmuştu. Yanına 14 hızlı savaşçı daha alarak gitti köye, yanında atlar dolusu tahıl ve sebzeyle dönme sözü vermişti. Kendisininse asıl isteği onuruyla dönmekti. Bu zaten hassas olan onuruna hakaret sayılacağından kimse uyaramamıştı onu tehlikeye karşı, kimse gitmemesini söyleyememişti.

Sabaha karşı saldırdılar köye, gördükleri herkesi öldürüyorlardı. Talih onlardan yanaydı, kalede asker nakil dönemi olduğundan köyde yalnızca iki asker vardı. Grimur, onları halledeceğini, diğerlerine yağmaya devam edip işleri bitince sürüye dönmelerini söyledi ve Equan disiplini gereği hemen atlarına koşan askerlere yetişmek için koştu Grimur. Yaklaştığında birisi döndü arkaya onunla savaşmak için, diğeri ise atına koşmaya devam ediyordu, halbuki o sırada ikisi de dönüp savaşmaya başlasalar, belki de bir şansları olabilirdi.

Kazanma şansı olmadığını aklına getirmemeye çalışarak çekti kılıcını genç Equan. Grimur çok görmüştü onun gibi acemi askerleri, karşılanacağını bile bile indirdi baltasını, kalkanında bir yarık oluşturmayı başarmıştı. Grimur, tüm gücünü kullanmaya bile gerek duymamış olmasına rağmen askerin sol kolu yarı yarıya uyuşmuştu. Boynuna doğru gelen kılıcı kalkanıyla karşıladı Grimur kolayca, çevik asker bir de saplamayı denedi kılıcını, bu hamleyi kalkanıyla dışa doğru savuran Grimur'un önü açıktı şimdi. Koca gövdesinden beklenmeyecek bir çeviklikle ayırdı sağ kolunu askerin omzundan. Şaşkın Equan'ın yarasının üzerine bir de kalkanıyla vurunca, acıdan yarı baygın adam yere yıkıldı. Yan tarafına indirdiği bir balta darbesiyle de sol böbreğini, midesini ve omurgasını da parçalayarak bu askerin işini bitirdiğine emin oldu. Bu sırada diğer asker atıyla üzerine geliyordu; karşılamak için birkaç adım yana gidip ona doğru döndü. Atlı hızla üzerine doğru gelirken kıpırdamadan durdu. Bu görüntü, atının üzerindeyken üstünlüğünün kesin olduğuna inanan Equan askerinin korkmasına yetmişti. Yayını almadığını fark eden askerin eğitimde öğrenmediği önemli gerçeklerden biri de, bir Nisk savaşçısına karşı üstün olmanın bir attan daha fazlasını gerektirdiğiydi.

X

- Birini indirdi bile! Şu atlı da nasıl kafasız geliyor bizim Grimur'un üzerine, yakında gerçekten kafasız olacak, haha!

- Haydi, harcayacak vaktimiz yok, hemen yola çıkmalıyız.

- Seyretseydik be Grimur'u!"

- Yağma yapmak için geldik buraya, eğlenmeye değil. Gelenekler 'bulabildiğini al ve git' der.

İki atın sırtı ve bir de öküz arabası dolmuştu bile. Yola çıktılar.

X

Atlı, mızrağını sağ tarafında hazırlamış, basit bir hayduta saldırır gibi geliyordu Grimur'un üzerine. Baltasını kavradı, kalkanını hazırladı, yapacaklarını kafasında son bir defa tarttı Grimur, daha önce çok haklamıştı bunun gibileri. At doğru uzaklığa geldiğinde gerilip koşmaya başladı ata doğru. Asker, daha bu hareketi anlamaya çalışırken tam vaktinde kendini sola çekip atın sağ bacağını ikiye böldü baltasıyla. Bir yandan da mızrağı karşılayacak gibi dik duran kalkanını, daha mızrak çarpmadan yere paralel hale getirip alt ucuyla vurdu, üzerinden geçen mızrağın tahta kısmına. At yere düşerken, asker de dengesini kaybetmiş, havaya bakan mızrağıyla geriye doğru düşmüştü. Hala ne olduğunu anlamaya çalışan suratını omzundan ayırdı askerin. Ata yazık olmuştu; ama hayatta kalmak bazı şeyleri boşa harcamayı gerektirirdi zaman zaman.

İlk giden dört Nisk'e beşi daha katılıyordu şimdi. Girdikleri son evde direnen bir köylü gaz lambasını çarpıp devirmişti. Koca bir meşaleye dönüşen ev Castratta'dan görülüyor olmalıydı.

Askerin kınından çıkarmaya fırsat bulamadığı kılıcını aldı Grimur. Bir Nisk erkeği için yeterince sağlam olmasa da kadını bu armağana bayılacaktı. Çıkan yangını fark etti, diğer askerin atını bulup buradan gitmeliydi artık. Yalnızca altı kişi kalmışlardı ve diğer beşinin de beklemeye niyeti olduğunu sanmıyordu.

Atlının geldiği yönde olduğunu tahmin ettiği ahıra yönelmişti ki, onları duydu birden. Köylülerden biri koşup haber vermiş olmalıydı, yangını fark edip bu kadar hızlı gelmeleri mümkün değildi. Etrafında oklar vızıldamaya başladı, çok sayıda atlı köye girerken. Grimur, kendini savunmaya uygun bir yer bakındı. Diğer askerin atına ulaşsa bile asla bu Equanlar kadar hızlı at süremezdi, kaçma şansı yoktu. Seslere bakılırsa oldukça fazlaydı gelenler, köyde kalan adamları bulmalıydı.

Sağ bacağına bir ok saplandı, diğer adamlarının çarpışma seslerini duyuyordu, ancak bu kalabalığa karşı bir şansları yoktu. Sağ tarafındaki evin ardından iki atlı çıkıverdi. Aceleyle baltasını öndeki atın göğsüne sapladı ve atın önünden diğer tarafa geçerek üzerine düşmemesini sağladı. Bu hareketi sayesinde diğer atlıyla arasına mesafe de koymuş oldu. Baltası atın göğsüne saplanıp kalmıştı ne yazık ki. Askerden almış olduğu kılıcı çekti. Bir an için kadını belirdi gözlerinin önünde, muhtemelen bir daha hiç göremeyecekti onu. Yine de buna harcayacak vakti yoktu, zihnini tekrar savaş alanına verdi. Düşen atın sürücüsü atın altında kalmıştı, ölmüştü veya yakında ölecekti. İkinci atlı, atını çevirmiş üzerine geliyordu; arkasından gelen oklar, kulağında ıslık çalarken birisi de sağ baldırına saplandı. Ağırlığını sol ayağının üzerine verdi ve sol tarafından yaklaşmakta olan başka bir atlı fark etti o sırada.

Üzerine geleni karşılamak için hareketlenirken sağ tarafa bir adım atmaya çalıştı, ancak iki ok yemiş ayağı bunu kaldıramadı. Yere devrilirken tekrar sola yuvarlanıp kalkanıyla da atlının mızrağını savuşturmayı başardı. Yerde yatarken sol tarafındaki atlının iyice yaklaştığını gördü. Kalkmayı denemek için yukarı çevirmişti ki yüzünü, bir ok girdi sol yanağından içeri. Gördüğü son şey, üzerinden geçen at ve boynuna saplanan mızrak oldu.

Asıl öldüğünde arkadaşı Kamban yere sermişti onu, bedeninin ölümünde ise iyi eğitilmiş bir Equan atı. "Bir savaşçının ölümü acı olur" demişti babası onu eğitirken; "tatlı yaşamın bedelidir bu."

X

Sadece ilk ayrılan dördü geri dönebilmişti. Uzun süre kovalamış ancak birkaç yağmacı için Nisk topraklarının derinliklerine girmeye cesaret edememişti askerler. Gelen dört kişi de köyü erken terk etmiş olduğundan ne olup bittiğini anlatamıyorlardı, ancak herkes Grimur'un sıkı bir mücadele vermeden teslim olmadığını tahmin edebiliyordu.

Bir hafta geçmişti Grimur öleli, ancak rüyasında hala o köyde olanları görüyordu Trondur, her gece farklı biçimde olsa da. Hepsinde kendisi savaşıyordu atlılarla ve öldüğü an uyanıyordu. Yanan köyün kokusunu hissediyordu yine burnunda; üzerine gelen atlıların ayak seslerini, okların vızıltısını duyuyordu. Kız kardeşinin çığlığı yankılandı kulaklarında, o köye hiçbir zaman gitmemiş kardeşinin. Bu işte bir terslik vardı. Gözlerini açtı.

Sesler çadırının fazla yakınından geliyordu.

 
Kerem ya da Alp 



« 02 Ağustos 2008, 12:01:00 »

İster Equan, ister Ranke sınırından veya ikisinin arasındaki ince ama sağlam Valen yolundan girmiş olsun, Novoxim diyarında üzeri kumla kaplı yolları takip eden herkesin varacağı son nokta olan etkileyici Factissum, var olan en büyük fabrika kompleksi ve Novoxim ülkesinin bilinen en büyük şehriydi. Bu şehirden sonra güneye devam etmeye çalışanların tek karşılaşacağı, yalnızca içinde kaybolup ölmeye uygun, ancak bu iş için eğitilmiş özel taşımacıların eşliğinde geçilebilen çöldü. Bu çölün iç kısımlarında, kimsenin tam olarak nerede olduğunu bilmediği, nasıl bir yer olduğunu ise herkesin hayalinde kendi iç dünyasına göre şekillendirdiği, Monoxim ve diğer yöneticilerin dev şehri Assaxim vardı. Kirli gökyüzü ve hiç durmayan makineleri tipik Novoxim özellikleri gösterse de Factissum, tüm ülkenin dış dünyaya açılan küçük kapısı olduğundan dışa kapalılık ve gizlilik özelliklerini tam olarak taşımıyordu. Üretimin çoğu sivil özellikte ve varlığı diğer halklarca bilinen nesnelerdi, yönetimce belirlenen miktarları ticarette kullanılıyordu.

Üstün Ustabaşı UR791, hem zekası hem de fiziksel özellikleri ile diğer işçilerden kolayca ayırt edilebiliyordu. Torna fabrikasında müdürden sonra en yetkili adamdı. Üretilen aletlerin diğer fabrikalara taşınması ve kurulması sırasında da her zaman bulunan çalışkan adam, yöneticilerin gözünde işçi sınıfının ideal örneğiydi. Yalnızca kendi fabrikasına değil, şehir çapında tüm fabrikalarda olan biten her şeye hakimdi. Kendi fabrikasında çıkan küçük sorunları daha yönetime haber ulaşmadan çözüyor, diğer fabrikalarda büyük bir bozukluk olduğunda son çare olarak ona başvuruluyor ve o da hiçbir zaman, kimseyi hayal kırıklığına uğratmıyordu.
Vardiya bitiş zili sorunsuz bir günün bitişini ilan ettiğinde önlüğünü çıkarıp astı dolabına, kalabalığın arasında çıktı fabrikadan. Pazar yerine geldiklerinde ayakkabısını bağlama bahanesiyle yolun kenarına çıkıp iki tezgahın arasına çömeldi. Novoxim diyarında pek de mevcut olmayan dikkatli gözler arkasında dar bir sokağın girişi olduğunu görebilirdi. Etrafına attığı kaçamak bakışlarla kimsenin ona dikkat etmediğine emin olduktan sonra girdi sokağa. Sola dönüp iki küçük dükkanı geçtikten sonra sağındaki sandıklardan ortada duran sütunu çekip girdi buluşma odasına.

X

Tanıdık ayak seslerini sokağın başından beri duyduğundan panik olmamıştı. İçeri giren adam ona hala o ilk günkü çocuk gibi göründü. Konuştuğundaysa sesi deneyimli bir ustanın tozlu ciğerlerinden geliyordu:
- Huzurunuzdayım, kurtarıcım.
- Seni görmek güzel, evlat.

Adamın gözlerindeki minnettarlık yıllar önceki o ilk sabahtan beri hiç azalmamış gibiydi. Anılar, zihninde bugünden daha canlıydı yaşlanmaya başlamış tüccarın.

Ayın önünde hiçbir engelin bulunmadığı aydınlık bir gecede ilerliyordu, güney Equan'ın seyrek ağaçlı ormanlarının içindeki tanıdık dar patikadan. Aldığı habere göre uzun süreli bekleyişin sonunda ısmarladığı şeyi bulmuştu haydutlar; görüntüsüyle bir Novoxim'den ayırt etmek zor olan bir çocuk. Novoxim sınırının iyice kirlenmiş havasında varlığını sürdürmeye çalışan Equan köylerindeki fakir ailelerin sağlığı bozuk çocukları arasında Kuzey Novoxim'in nispeten sağlıklı işçilerine benzeyen birini bulmak imkansız değildi. Bu düşünce üzerine bizzat kendisi kurmuş ve sunmuştu bu uzun vadeli planı Valen meclisinde. Umut verici ama uygulaması zor bulunan plan için gereken parayı sağlamayı kabul eden meclis, uygulamayı onun üstlenmesini söylemişti. Neyse ki bu bölgede çevresi genişti.

Haydut kampının ateşine yaklaştı. İçki kokan küstah bir sevinçle karşılandı.
- Oo tüccar! Gelebildin sonunda, yolunu gözlüyoz ne zamandır.
- Sessiz olun ahmaklar, çocuk bunları duymamalı.
- Merak etme efendi, uzakta bir mağarada tutyoz onu, zaten yediği dayaktan sonra pek de bir şeyler duycak halde değil. Önce paramızı ver de götürek seni oraya. Kaç köy bastık senin isteklerine uyan bir çocuk bulmak için, ama görünce hak vercen ha! Tam istediğin gibi çocuk, tam bir Novoxim ama yine de çirkin filan değil, ağzına layık!

Yüzünün tiksintiyle buruşmasını zor engelledi. Planın anlaşılmaması için bu adamlara çocuğu yatağı için istediğini söylemişti. Cebindeki 70 altına uzandı eli. Adamların fazla para isteyeceğini tahmin etmişti.
- Anlaştığımız gibi 50 altın getirdim işte, zaten çok fazla ama hep iş yapıyor olmamız hatırına çıkartmıyorum sesimi.
- Yapma beyim, çok kan aktı bu çocuk için. Peşimizdeki devriyelerden rahat nefes alamaz olduk. Bir de kaç gündür bakyoz ona, sırf senin paşa gönlün olsun diye.

Pis herifin bakmaktan kastı çocuğu aç bırakıp sabah akşam iyice dövmekti.
- Peki öyle olsun, 60 altın veririm, o da son.
- 70 yap şunu da sana saygımız artsın be tüccar!

Tüccar bıkıp da teslim olmuş gibi iç geçirdi.
- Kabul. Servetimi yok ettiğime değer umarım bu çocuk.
Keseyi isteksiz hareketlerle uzattı adama.
- Değer güzel efendim değer, buyrun götürek sizi.

Mağaraya doğru yürümeye başladılar, haydutlar alaycı bir kibarlıkla yol gösteriyordu. Oturmuş bekleyen bir diğeri ile karşılaştılar. Elindeki testiyi yere koyan adam ayağa kalktı:
- Sonunda gelebildiniz. Hadi başla hele bağırmaya, nası bi sapkınlık bu aklım ermiyo ama madem verdin parasını, ne istiyosan o olcak.

Tüccar acı çeker gibi bağırmaya başladı, ayağını da yere sürtüyor ve vuruyordu:
- Bırakın beni! Bir Equan tüccarına böyle davranmak ne haddinize pis Novoxim haydutları sizi! Bırakın!
Onu mağaranın içine fırlattılar.
- Kapa çeneni ihtiyar, yoksa kırmaktan zevk alcaz.

Adamlar pek rol yapamıyordu ama yanında iki büklüm yatan, başını hafifçe kaldırmış, merakı yüzünden kendini zorlayarak olan bitene bakan çocuk, dikkat edecek durumda değildi. Tekrar konuştu:
- Peşimden geliyordur yiğit askerler, o zaman hepinizin cesedine zevkle tüküreceğim!
Kahkaha atan adamlar mağaradan çıkıp onu çocukla yalnız bıraktı.

X

Hayatını kurtaran adama asla bitmeyecek bir saygıyla bakıyordu UR791. O gece olanlar hala aklındaydı. Günlerdir tutulduğu mağaraya fırlatmışlardı kader arkadaşı adamı. Köyünden kaçırıldığı günden beri yediği dayaklardan zihni oldukça bulanıktı. Haydutlar gittiğinde ona dönüp konuşmuştu adam:
- Merak etme evlat, kurtulacağız buradan. Bu adamlarla baş etmeyi bilirim ben.

Karanlıkta beklemişlerdi bir süre. Adam ısrarla ona güvenmesini söylüyor, onu kurtarma sözü veriyordu. Gece yerini şafağın mavisine bırakırken geri gelmişti eşkıyalar:
- Peki tüccar, düşündük laflarını. Zaten bize hizmet etmeye yaramazsın, fidye istemek de fazla riskli, uğraşımıza değmez. Gel anlaşak senlen, taşıdığın tüm mallar bizde kalsın, canınla yetin uzaklaş buralardan, yolunu da unut. Kabul etmezsen hemen şuracıkta boğazını kesmem de diğer seçenek tabi!

Gülüştü haydutlar. Ama yanındaki adam içinde bulunduğu duruma pek de uygun düşmeyen kararlı ve sert bir sesle konuştu:
- Beni tüm güney Equan tanır ve sever, eğer beni öldürürseniz hiçbir komutan rahat uyumayacaktır sizin cesetlerinizi görmeden. Ancak tüm eşyalarımı ve arabamı iade eder, bir de bu çocuğu özür hediyesi olarak yanıma verirseniz, kimseye şikayetçi olmayacağıma emin olabilirsiniz.
- Bak şuna! Haddinden fazlasını istiyon, bu çocuğun hizmetleri bize lazım, yalnızca canına razı ol da git, hadi bir de arabanı verelim sana da yorulma!
- Ben söyleyeceğimi söyledim, ya kabul edin ya da ardı arkası kesilmeyen saldırılara hazırlayın kendinizi. - Sen kim oluyon da bizi tehdit ediyon lan, yetti artık.

Sinirlenen haydutlardan biri bıçağını dayamıştı tüccarın boğazına. Diğer arkadaşı omzundan tutup durdurdu onu. Sonra da tüccarın önüne gelip çömeldi.
- Son teklif bu, o yüzden iyi dinle ve sana tavsiyemi kabul edip toz ol. Yanındaki tüm altın bizim. Arabanı, mallarını ve şu işe yaramaz sıska veledi al git buradan, daha hizmetini bile göremeden yolda ölüp gider nasıl olsa.
- Peki öyle olsun, usandım sizin gibilerle muhatap olmaktan.
Sonra ona dönen adam sızlayan kemikleri ve bağıran midesini unutturacak bir sıcaklıkla gülümsemişti.

X

Güneş ağaçların arasından yükseliyordu ağır ağır. Yeşil yaprakların arasından geçen ışınları toprağı ısıtıyor, geçemeyenler ise ağaçların kahvaltısını hazırlıyordu. Yanında çocukla ormanın içindeki patikada yürürken ana yola, planın ilk aşamasını başarıyla tamamlamanın mutluluğunu yaşıyordu tüccar. Hazırladığı senaryo oldukça saçmaydı aslında, neyse ki çocuğun gözlerine baktığında, belki de yediği dayakların yarattığı beyin travmasının da yardımıyla, onu inandırmayı başardığını görebiliyordu. Çocuğun gözlerindeki ifade gayet açıktı:
O anda kalbi dursa, çocuk kendininkini çıkarıp onun göğsüne takmakta bir an bile tereddüt etmeyecekti.

X

O sabah ana yolun kenarına geldiklerinde ona dönmüştü kurtarıcısı:
- Evlat, bu yolu takip ederek en yakın Equan kasabasına ulaşabilirsin. Artık özgürsün. Hoşça kal, umarım o pisliklerin yanında yaşadıklarını daha şu güneş batmadan unutursun.

Gözlerinin yaşardığını hissetmişti. Dizlerinin üzerine çöktü tüccarın önünde.
- Hayır efendim, ne olur bırakmayın beni! Sizle geleyim, her işinizi yaparım, hemen öğrenirim.
- Benim bir görevim var çocuğum, bu yola çıktım mı bir daha duramam ölene dek. Bunun bir parçası olmak istemezsin. Özgürlüğüne kavuş, yol önünde.
- Yapmayın efendim, yalvarırım size. Benim hayatımı kurtardınız, artık tamamen size ait bu hayat, yanınıza alın da beni sonuna kadar geleyim sizinle, her türlü yardımı kendimi bir an olsun düşünmeden yaparım. Lütfen!
- Peki, gel o zaman benimle.

Yine aynı sıcaklıkla gülümsemişti, kimsenin ulaşamayacağı bir yerde duruyor gibi düşündüğü, o zamanlar kendisine kocaman görünen adam. Güneye dönüp ilerlemişlerdi yolda. Equan-Novoxim ülkeleri arasında ticaret yaparak geçen yıllar boyunca görevi için eğitmişti onu tüccar. Kuzey Novoxim'de oldukları bir sabah onu arabanın yanında tek başına bırakıp beklemesini söyleyerek uzaklaşmıştı. Karanlık çökerken geri döndüğünde yorgun görünüyordu. Yüzünde karmaşık bir ifade vardı. Haydutlarla başının belaya girdiğini anlattı. Orada gördüğü tam da onun yaşlarındaki bir Novoxim işçisini kurtarmaya çalışırken gözünün önünde öldürmüşlerdi genci. Ölmeden önceki son anında kimlik belgesini vermişti ona gizlice. "Umarım görevinde yardımcı olur, son dostum." demişti. Tüccar ona uzattı kimlik belgesini, görevinin artık başladığını söyleyerek. Kimliğin üzerinde UR791 yazıyordu. O günden beri kullandığı isim.

X

Çocuğu haydutlardan aldıktan sonra anayolun kenarında bu onun seçimiymiş gibi göstererek kendisiyle gelmesini sağladıktan sonra büyümesini ve Novoxim ülkesindeki diğer tüccarlardan uygun birini buldukları haberi gelmesini beklemiş bu sırada da çocuğu onu bekleyen gelecek için eğitmişti. Beklenen haber tam da zamanında gelmişti, çocuk Novoxim iklimine uyum sağlamış, yapması gerekenleri öğrenmişti. Gelen habere göre genç bir işçi Kuzey Novoxim'de iki yakın fabrika arası nakledilecekti. İki halk arası ilişkilerin gelişmesini istediklerini söyleyen Valen tüccarları da nakli kendi ticaret arabalarından biriyle gerçekleştirmeyi önermiş ve uzun konuşmalardan sonra kabul ettirmeyi başarmıştı. Haber gelince çocuğu kamp yapmasını söyleyerek bırakmış, belirtilen buluşma noktasına gitmişti. Arabanın yalnızca dinlenmek için durduğunu sanan, parlak bir gelecek potansiyelinden yoksun genç işçinin kafasına o koca taşı tekrar tekrar indirirken kanlı suratında gördüğü şaşkın ifade değişmemişti. Görevi için işlediği tek cinayetti bu. Her anını hatırlıyordu, taşın kemiği kırarken çıkardığı ses, kolunun yorgunluğu, kanın pis kırmızısı, işçinin giderek azalan direnci…

Öldürmek hiç hoşuna gitmemişti, o planlama adamıydı. İşçinin kimliğini ve giysilerini almış, kalanları ise çöldeki leş yiyicilerin damak zevkine bırakmıştı. Vahşete tanık olmak istemeyen diğer tüccar ise daha o gelir gelmez arabasıyla uzaklaşmıştı zaten. Akşam kampa geri dönüp çocuğa kimliği vermiş ve görevini açıklamıştı. O günden beri gittiği her şehirde yeni bir buluşma noktası belirliyorlardı. Hem gözlerinin önünde büyüyen çocuğun hızlı yükselişinin hem de başkente yolladığı bilgilerin gururunu yaşıyordu. Planı tutmuş, yönetim kadrosunun içine sızmadan alınabilecek her bilgiyi almıştı. Cinayetten sonraki kısmın oldukça kolay olmasının verdiği rahatlıkla şimdi gözlerini daha da büyük bir hedefe dikmişti:

- Araştırman nasıl gidiyor?
- Emrettiğiniz gibi bu hafta hiçbir şey yapmadım efendim, benden şüphe duymalarını önlemek için.
- İyi yapmışsın, aferin.

Bir aferin bile yüzünü güldürmeye yetiyordu adamın.
- Gelecek hafta başarıya ulaştığım haberini size vermekten kıvanç duyacağım, gecikmeden dolayı affınıza sığınıyorum. Bu öncekilerden çok daha zor. Neredeyse kimse bir şey bilmiyor. Bilenler ise susmaları gerektiğini de biliyor.

Şimdiyse yüzünde mahcup bir ifade vardı karşısındaki çocuk ruhlu adamın. Kendisine bu kadar faydası dokunmuş olan adamın bu hali karşısında bir acıma kıvılcımı parlayıp hemencecik söndü içerisinde.
- Karşındakini küçümsemek kaybetmeye giden yolda ilk adımdır çocuğum. Sana inancım tam; acele etmeden, sağlam adımlarla başaracaksın bu görevi.
- Sağolun kurtarıcım, yüzünüzü kara çıkartmayacağım.
- Konuşmak istediğin başka bir konu yoksa çıkabilirsin.

X

Sokağa çıkıp yatakhanenin yolunu tuttu UR791. Gece bir türlü uyuyamadı. Araştırmasında uğradığı başarısızlık içini kemiriyordu. Novoximlerin geliştirmekte olduğu gizli silahın ne olduğunu öğrenmek, şimdiye kadar yaptığı her işten çok çok daha zordu. Öğrenebildiği tek şey böyle bir silahın var olmadığı olmuştu. İcat etmek ve geliştirmek için yaşayan Novoxim mühendislerinin bu kadar uzun süredir yeni bir şey üretmediğini ve Monoxim'in sinir bozan kibrinin tek dayanağının eski ve hantal toplar olduğunu düşünmek ise onu kurtaran adama hiç mantıklı gelmiyordu. Sabahleyin işe gittiğinde dolabının içine atılmış pembe kartı buldu. Onu alıp sekretere gösterdi, tarihin o güne ait olduğunu gören sekreter kartı alarak içeri geçmesine izin verdi. Masasının arkasında oturan müdür başını önündeki evraklardan kaldırıp ona baktı.

- Hoş geldin, UR791.

Müdür sağ tarafına uzanıp çekmecesini açtı. Zihni merakla dolu UR791, bir müdürün hiçbir işçiye yapmayacağı şekilde karşılanmış ve üstelik adı da hatırlanmış olmanın ayrıcalıklı hissini doğma büyüme bir Novoxim gibi yaşıyordu.
- Hizmetlerin tüm Factissum'a çok yararlı oldu. Gittiğin yerde Yüce Monoxim'e daha da iyi hizmet edeceğine eminim. Çıkabilirsin.

Elindeki sarı zarfı ona uzatan müdür üzgün görünüyordu. Yönetimin kararlarını sorgulamak anlamına gelmeyecek olsa bu üzüntüsünü sese bile dönüştürebilirdi, ne var ki gözleri sarı zarfa sabitlenmiş UR791 karşısındaki adamın mimiklerinin farkında değildi. Mühürlü zarfı alıp çıktı. Atandığı yeri yalnızca kendisi öğrenebilirdi. Zarfın içinden çıkan kağıdın farklı bir dokusu vardı, üzerindeki yazılar ise aynıydı, tipik bir atanma belgesi. İlk okuyuşunda anlamadı UR791, ikincisinde şaşırdı, üçüncüsünde korkuya kapıldı. En önemli fabrikada ve bu kadar başarılıyken atanması Novoxim sistemine uymuyordu. Her zaman başarılılar yukarı alınırdı, başarısızlar aşağı. Bu adını hiç duymadığı yere yollanmasının tek makul açıklaması vardı: casus olduğu anlaşılmıştı. Novoxim dehasının bir çok ürünü arasında çok da önemsemeyen kendini yok eden kağıt titreyen ellerinde ufalanıp yok olurken son ana kadar tekrar tekrar okudu sallanıp duran kelimeyi:

Atanma yeri: Fogbrevis.

 
Kerem ya da Alp 



« Ekim 2008»


-Artık suyu sevmiyorum Kaptan, elimde değil.
-Saçmalık! Herkes suyu sever, bu hepimizin ortak paydası, serin huzur ve ıslak özgürlük! Bir türlü gelmeyen şu lanet Targolien bile seviyor suyu.
Kendinin Mannelige bağırmaya kaptırmış Kaptanın yaşlı kulakları Targolien'in geldiğini haber veren tayfanın hem de tam kendisi de aynı ismi telaffuz etmişken bağırışını duyamayacak durumdaydı.

- Yapamıyorum işte, sorunun kaynağı su değil aslında. Bu belirsizlik, bu kaybolmuşluk canıma okuyor.
- Suyun kendisi belirsizdir be hergele! Bu yüzden seviyoruz ya onu. Belirsizlikten değişim çıkar ortaya, değişimden mücadele doğar ki mücadele de rotası bizden habersiz çizilmiş ömrümüze yaşam katmanın tek yoludur.
- Benim tek bildiğim, artık dayanamadığım...
- Kapa çeneni lanet herif, seni kurtardığımda ölmek üzereydin, şimdi beğenmiyorsan çek git!

Mannelig utançtan başını öne eğmiş duruyordu sessizce. Yanlarına gelen Targolien Kaptanın öfkesini üzerine çekince biraz rahatladı.

- Sonunda gelebildin demek, bugün herkes mi düşman kesildi bana!
- Kızma eski dostum, benim suçum değil, Welien hiç yoktan iş çıkardı başıma. Malları tayfalara teslim ettim hemen yüklerler gemiye.
- Peki zamanı nasıl geriye alacaksın tüccar? Deniz dakiktir, beklemez!

Kaptan tükürükler saçıp abartılı el hareketleri yaparak konuşurken Targolien'in gözleri Mannelig'e takılmıştı. Adamın garip görünümü, yabancıya oldukça benziyordu.
- Bu tayfayla sorunun ne?
- Hiç sorma, nankör herifi korsanlardan kurtarıyorum, bir de üzerine meslek öğretiyorum, edep öğretiyorum; o benim şapkama tükürüyor!
- Hangi korsanlar? Nereden bulmuşlar bu adamı, farklı görünüyor.
- Farklı da davranıyor, bir Madras hiç terk eder mi gemisini, asla! Onu bulduğumuzda çocuktu daha, denizin güneydoğu taraflarında, bilinmeyenin ortasında, bizi peşinde oraya sürükleyen korsan gemisine saldırdık, güvertedeki garip bir dil konuşan bu eli paspaslı çocuğun canını bağışlayıp gemimize aldık. Korsanların lehçesiyle yaygın dili de konuşuyordu az biraz. Anlattığına göre korsanlar kaçırmış onu. Biz de onu aramıza alıp bizden biri gibi yetiştirdik ama becerememişiz işte.

Duydukları Targolien'in zihnindeki eskimiş çarklara geçmişten gelen bir hareketlilik kazandırdı. Umut, şafak mavisi rengiyle parlayıverdi zihninde.
- Benim de şu anda aradığım şey garip dil konuşan bir adam, sabah bu yüzden oyalandım baş tüccarlıkta. Neden diye sorma, Welien'in gariplikleri işte, gençleri anlamaya çalışmaktan uzun zaman önce vazgeçtim ben. İşine yarar mı emin değilim ama götürüp ona göstermeme izin verirsen, aradığımız kişi olması durumunda tayfanı aldığımız için sana tazminat ödenmesini sağlayabilirim. Zaten çekip gidecek bir adamdan para kazanmış olursun böylece, ben de bugünkü gecikmeden dolayı kendimi affettiririm. Ne dersin?

Targolien başka şansı olduğu halde bir miktar valen parasını boşa harcadığından dolayı garip hissediyordu kendini. Teselliyi paranın Welien'in cebinden çıkacağını düşünmekte buldu, başına tüm bu yorgunluğu açan kibirli adama hala kızgındı.
- Gerçekten akıllı adamsın be dost, eskiden de böyle bin martı uçardı kafanda. Teklifin benim için uygun, kabul ediyorum.
- Ya sen Mannelig?

Hayatın akışına teslim olmuş adam yalnızca kafasını salladı.
- Hadi gidelim öyleyse. Malların yüklenmesi bitmeden ya adamın ya da altının ulaşır sana.

Başkalarının karar vereceği bir geleceğe hoşnutsuzlukla boyun eğen Mannelig tüccarı takip etti. Oğlu saydığı adamın Targolien'in peşinden gidişini seyreden Kaptan tartışmalarının son sözünü söyledi:
-Su yalnızca denizde bulunmaz evlat!

X

Welien koltuğuna çöktü, masasına yığılı belgelere baktı. Geleceğe dair düşüncelerle dolu zihnini kağıt işlerine yöneltmeyi başaramadı. Yabancıyı uşağıyla birlikte yollamıştı. Hizmetkarların yemeğinden yiyebildiği kadar verilmesini söylemişti, uzun süredir aç olduğunu gururunun arkasına saklamaya çalışan adama, ancak bu yemeklerin konuklara saklanan yemek takımları içinde sunulmasını da tembihlemişti. Pahalı yiyecekleri boş yere harcamaktan kurtulmuştu böylece, hem de buranın yemeklerini bilmeyen adam takımlardan etkilenip kendini şımartılmış hissedecekti. Sonra da hamamın hazırlanmasını ve kullanmadığı giysilerden birinin adama verilmesini emretti.

Yabancının karşısına çıkardı her ihtimali tartıyordu kafasında, kimi zaman ürkütücü bir gülümseme kaplıyordu suratını, kimi zaman da iç burkan bir hayal kırıklığı. Düşüncelerden sıyrılıp önündeki belgelere bir göz attı, dikkatini toplayıp işlerin bir kısmını aradan çıkarmaya çalıştı, yapamadı. Targolien'e dair şüpheleri aklının içinde bir solucan gibi yolunu kazarak dolaşıyordu. Yaşlı ite güvenerek büyük bir hata yapmış olabilirdi. Zamanda ilerlerken bir noktada hırslarını yanına almayı unutmuş gibi görünen ihtiyarın kırışık suratının ardında neler sakladığı belli olmazdı. Hala fırtınalar kopuyorsa orada, yelkenlerini önüne açarak dipte sonlanacak uzun bir yolculuğa başlamış olabilirdi şu yabancının gözlerindeki kıvılcım ve duruşundaki modası geçmiş asalet yüzünden. Eğer Targolien intikam peşine düşüp de ona kazık atmazsa, eğer yabancıyla doğru düzgün iletişim kurarsa, eğer göründüğü kadar güçlü bir adam çıkarsa... Valen öğretisinde yeri olmayan eğer sözcüğü bu işin her adımına sızmıştı. İçinden yükselen öfkeyi durduramadı genç tüccar. Boş odada kendi kendine mırıldandı:
- Düz giden yolumda dönemeç oldun yabancı, umarım buna değersin. Ben ulaşacağım o yolun sonuna, ne olursa olsun.

X

Targolien ve Mannelig yürüyorlardı baştüccarın konağına doğru. Yaşlı tüccarın içi kıpır kıpırdı, bu işin altından bu kadar kolay kalkması mümkün olacak mıydı?

Tartışmanın öfkesi ve gemiyi terk etme fırsatının heyecanıyla tüccarın peşine takılan Mannelig'in ise içindeki merak sesini duyurabilmeye başlamıştı. Saygılı tavrını bozmadan tüccardan bilgi koparmaya çalıştı:
- Targolien Efendi, yanında gelmeyi kabul ettim ama biraz daha anlatamaz mısın neler olduğunu, bana neden ihtiyacınız var ki?

Tüccar iç geçirdi, bu adama kırıntı niteliğinde de olsa bilgi vermek zorundaydı.
- Welien'in yanında bir adam var, yaygın dil bilmiyor. Welien de ona dil öğretecek birini bulmamı istedi. Görünümünüz diyar halkından farklı özelliklerle örtüşüyor, belki de aynı yerden geliyorsunuzdur, ana dilleriniz aynıdır. Ne dersin, aynı dili konuşuyorsanız ona yaygın dili öğretebilir misin? Ana dilini hatırlıyorsun değil mi?
- İnsan hiç kendi dilini unutur mu, konuşacak birini bulsam hatırlarım hemen. Bu bahsettiğin adam Valen halkından mı?
- Aptal mısın be adam! Belki de aynı yerden geliyorsunuz dedim ya, dinlemiyor musun beni?
- Valenlerin kendi halklarından olmayan birine durduk yere iyilik yapacağına inanacak kadar aptal değilim. Baştüccarlığın hayır kurumu olmadığını anlamama yetecek kadar zaman geçirdim şehirlerde.

Targolien bu pervasız laflara sinirlense de dudağını ısırdı, sustu. Bu adama ihtiyacı vardı. Madras halkının en sevmediği yanı olan kaba saba, dobra davranışlara sahip olan denizcinin en sevdiği yan olan işe yararlığa da bu kadar sahip olmasını umdu.

Tüccarın yüz ifadesinden onu sinirlendirdiğini anlayan Mannelig, kendini tutamadığı için pişmandı. Hem arayı ısıtmak, hem de biraz daha bilgi almak için konuştu:
- Sagis olmasın bu adam? Ormanın derinliklerinden, benzerleri daha önce görülmemiş?
- Hayrı, Sagis olmadığına eminiz, dediğim gibi, sana benziyor. Bu kadar soru yeter, eğer onunla konuşabilirsen zaten her şeyi öğreneceksin. Konuşamazsan, bu konu seni hiç ilgilendirmez.

Mannelig fırsatın kokusunu almıştı. Bu bahsettikleri adamla aynı dili konuşuyorsa ne Targolien, ne de Welien kendisi gibi bir öğretmen daha bulamazdı. Tek şansları olduğuna göre bunun bedeli de yüksek olmalıydı, bu tüccarları kendi silahlarıyla vurmaya kalkışmak riskli de olsa Mannelig çok dalganın üzerinden aşmıştı.
- Peki Targolien Efendi, son bir sorumu cevapla, sonra konağa kadar susacağım.

Karşısındaki adamdan ve başına açılan tüm bu işlerden bıkan tüccar öfledi.
- Hadi sor bakalım.
- Bir özel öğretmen olarak gelirim ne olacak?

Yaşlı adam güldü. Bu kısa ve kısık kahkaha aslında içindeki kibirden tomurcuklanan bir parçanın esaslı bir öfkeye dönüşümünü gizlemek içindi. Bu yaşı geçmiş denizci, cehaletine bakmadan onlarla pazarlık etmeye çalışıyordu. Bunun elbet bir bedeli olacaktı, ama henüz değil.
- O işle de Welien ilgilenecek ama merak etme, işimize yararsan buna pişman olmazsın. Alışverişin karşılıklı olduğunu biz tüccarlardan daha iyi kim bilebilir ki? Sen Valen'e hizmet et, Valen de sana eder.

Tiksintiden gözlerini kısmış Targolien, acımasız Welien'in sahip olduğu üstün pazarlık yeteneklerinden dolayı ilk kez seviniyordu.

X

Tok bir karnın ne kadar büyük bir mutluluk kaynağı olduğunu unutmuşum. Açlık en vahşi işkence, ancak tek bir iyi tarafı var, diğer kaygıların hepsini uzaklaştırıyor. Karnım doyduğundan beri içimdeki kaybolmuşluk hissi çok daha belirgin, şu sıcacık güzel odada üzerimden attığım kir yığınları beni rahatlatsa da onlardan buranın insanlarından biri yapmıyor. Midem dolsa da içimdeki boşluk hala sürüyor. İçinde bulunduğum oda kaybolmuşluk hissini onaylıyor yabancı gözlerime, daha önce bulunduğum hiçbir mekana benzemiyor. Anladığım kadarıyla temizlenmek için inşa ettikleri yapay bir gölet burası. İlk denememde su alışkın olduğumdan çok daha sıcaktı, neyse ki çevrilince açılan bir soğuk su kaynağı buldum. Altında yine beyaz taştan yapılmış kazana benzer bir yapı akan suyu biriktirmeye yarıyordu. Daha sonra bu kazanda iki suyu karıştırarak istediğim sıcaklığı ayarlayabileceğimi keşfettim. Neden böyle bir yapı inşa etme zahmetine girdiklerini düşündüm. Burada insanların yıkanabileceği doğal göller veya nehirler yok muydu acaba? Belki de baştüccar üşeniyordu konağından çıkıp göle kadar gitmeye.

Çıplak vücuduma göz gezdirdiğimde kaslarımın zayıflamış ancak erimemiş olduğunu görmek mutluluk verici, açlığı protein yıkımı başlamadan yenebildim. İyi beslenme ve egzersizle bedenim eski gücüne kavuşacaktır. Welien tüm bunları sağlayabilecek birine benziyor, onun yanında kalmak iyi olacaktır. O iki adama da can borcum var artık ve buna sadık kalacağım. Dünyadaki yerimi kaybetmiş olabilirim ama kişiliğimi kaybetmedim.

Düşüncelerimle oyalanıp suyun tadını çıkarırken bana yemekleri vermiş olan uşak açtı kapıyı. Sol kolunda rahat görünen kıyafetler taşıyordu. Sağ elini öne uzattı, parmakları açık ve bitişikti. Bir yandan boynunu eğerken bir yandan da sağ elini dirsek ekleminin hareketiyle kendine yaklaştırarak önce elindeki giysilere, sonra da bir adım yana çekilerek kapıya işaret etti. Ne demek istediğini anlamıştım. Onun yardımıyla giyinip çıktım odadan. Attığı iki hızlı adımla önüme geçen uşağı takip ederek tanıdık bir kapıya ulaştım, baştüccarın odasından çıkarken de konağın iç kısımlarına açılan bu kapıyı kullanmıştım. Kapıyı açarken az önceki hareketi içeri doğru yapan uşağı başımla selamlayıp içeri girdim. Welien masasının arkasında yüzünde şüpheli bir şaşkınlıkla ayakta duruyordu. Masanın karşısında Targolien bıkkınlığının arasından kendini gösteren bir miktar umutla kaplı surat ifadesiyle, kim olduğunu bilmediğim ancak tanıdık gelen bir adamın yanında duruyordu. Adamı görür görmez zihnim memleketime dair güzel ve uzak anılarla doldu.

X

Yabancının içeri girmesiyle birlikte odada bulunan üç adam da sarsıldı. Targolien; karnı doymuş, temizlenmiş ve iyi giyinmiş halini görünce Welien'in bu adam hakkında yanılmadığını anlamıştı. Yabancının salt varlığıyla sahip olduğu üstün ve buyurgan bir havası vardı. Welien ise Targolien'in nasıl olup da bu kısacık sürede istediğinden bile daha uygun bu adamı bulduğunu düşünüyordu, ihtiyarın Pulchraquadaki nüfuzu tahminlerinin de ötesinde olabilir miydi? Eski rakibinin her zaman yenik kalmayabileceğinden korkuyordu ilk kez. Yabancıyı görünce sarsılmasının nedeni ise aynı odada gördüğü iki adamın birbirlerine ne kadar benzediğini fark etmesiydi. Birinin teni açık denizlerde gemi paspaslarken yanmıştı güneşten, diğerininki ise aşılmaz denen dağları tek başına geçerken. Üstelik kendi giysileri içerisindeki görüntüsü, her gün aynada gördüğünden bile daha etkileyici idi, narsist Welien bunu açıkça kabul etmese de bilincinin derinlerine bu bilgi de işlenmişti bile. Mannelig ise çocukluk yıllarının coşkusunu yaşıyordu yeniden. Farklı insanların arasında geçen bir ömürden sonra tekrar kendisi gibi birini görmek hiç beklemediği bir mutluluk yaşatmıştı içinde. Yabancıya yaklaştı. Çocukluk anıları zihninde saklandıkları yerden çıkarken o zamanlardan kalma bir şarkı söylemeye başladı aniden.

Odaya girer girmez yüzü gülen Yabancı, ilk dizelerden sonra utana sıkıla eşlik etmeye başlamıştı şarkıya, iki tüccar bu olayı keyifle seyrediyordu. Sonra iki adam şarkıyı kesip kendi aralarında konuşmaya başladı. Konuştukça yüzlerindeki gülümseme daha da genişliyor, gözlerindeki ışığın parlaklığı artıyordu. Mannelig'in tavırlarında giderek artan saygı ve Yabancının mağrur, bahşedici samimiyeti tüccarların her şeyi ölçüp biçen gözlerinden kaçmamıştı.

Şüphelerine bir mola verip neşelenen Welien, rahatlamış Targolien'e dönüp konuştu:
- Bu iş de halloldu gibi ha, ne dersin?

Yanıt Targolien yerine onlara dönen Mannelig'den geldi:
- Doğru adamı bulmuşsun, patron.

 
Kerem ya da Alp 



« 02 Ağustos 2008, 12:01:00 »

İster Equan, ister Ranke sınırından veya ikisinin arasındaki ince ama sağlam Valen yolundan girmiş olsun, Novoxim diyarında üzeri kumla kaplı yolları takip eden herkesin varacağı son nokta olan etkileyici Factissum, var olan en büyük fabrika kompleksi ve Novoxim ülkesinin bilinen en büyük şehriydi. Bu şehirden sonra güneye devam etmeye çalışanların tek karşılaşacağı, yalnızca içinde kaybolup ölmeye uygun, ancak bu iş için eğitilmiş özel taşımacıların eşliğinde geçilebilen çöldü. Bu çölün iç kısımlarında, kimsenin tam olarak nerede olduğunu bilmediği, nasıl bir yer olduğunu ise herkesin hayalinde kendi iç dünyasına göre şekillendirdiği, Monoxim ve diğer yöneticilerin dev şehri Assaxim vardı. Kirli gökyüzü ve hiç durmayan makineleri tipik Novoxim özellikleri gösterse de Factissum, tüm ülkenin dış dünyaya açılan küçük kapısı olduğundan dışa kapalılık ve gizlilik özelliklerini tam olarak taşımıyordu. Üretimin çoğu sivil özellikte ve varlığı diğer halklarca bilinen nesnelerdi, yönetimce belirlenen miktarları ticarette kullanılıyordu.

Üstün Ustabaşı UR791, hem zekası hem de fiziksel özellikleri ile diğer işçilerden kolayca ayırt edilebiliyordu. Torna fabrikasında müdürden sonra en yetkili adamdı. Üretilen aletlerin diğer fabrikalara taşınması ve kurulması sırasında da her zaman bulunan çalışkan adam, yöneticilerin gözünde işçi sınıfının ideal örneğiydi. Yalnızca kendi fabrikasına değil, şehir çapında tüm fabrikalarda olan biten her şeye hakimdi. Kendi fabrikasında çıkan küçük sorunları daha yönetime haber ulaşmadan çözüyor, diğer fabrikalarda büyük bir bozukluk olduğunda son çare olarak ona başvuruluyor ve o da hiçbir zaman, kimseyi hayal kırıklığına uğratmıyordu.
Vardiya bitiş zili sorunsuz bir günün bitişini ilan ettiğinde önlüğünü çıkarıp astı dolabına, kalabalığın arasında çıktı fabrikadan. Pazar yerine geldiklerinde ayakkabısını bağlama bahanesiyle yolun kenarına çıkıp iki tezgahın arasına çömeldi. Novoxim diyarında pek de mevcut olmayan dikkatli gözler arkasında dar bir sokağın girişi olduğunu görebilirdi. Etrafına attığı kaçamak bakışlarla kimsenin ona dikkat etmediğine emin olduktan sonra girdi sokağa. Sola dönüp iki küçük dükkanı geçtikten sonra sağındaki sandıklardan ortada duran sütunu çekip girdi buluşma odasına.

X

Tanıdık ayak seslerini sokağın başından beri duyduğundan panik olmamıştı. İçeri giren adam ona hala o ilk günkü çocuk gibi göründü. Konuştuğundaysa sesi deneyimli bir ustanın tozlu ciğerlerinden geliyordu:
- Huzurunuzdayım, kurtarıcım.
- Seni görmek güzel, evlat.

Adamın gözlerindeki minnettarlık yıllar önceki o ilk sabahtan beri hiç azalmamış gibiydi. Anılar, zihninde bugünden daha canlıydı yaşlanmaya başlamış tüccarın.

Ayın önünde hiçbir engelin bulunmadığı aydınlık bir gecede ilerliyordu, güney Equan'ın seyrek ağaçlı ormanlarının içindeki tanıdık dar patikadan. Aldığı habere göre uzun süreli bekleyişin sonunda ısmarladığı şeyi bulmuştu haydutlar; görüntüsüyle bir Novoxim'den ayırt etmek zor olan bir çocuk. Novoxim sınırının iyice kirlenmiş havasında varlığını sürdürmeye çalışan Equan köylerindeki fakir ailelerin sağlığı bozuk çocukları arasında Kuzey Novoxim'in nispeten sağlıklı işçilerine benzeyen birini bulmak imkansız değildi. Bu düşünce üzerine bizzat kendisi kurmuş ve sunmuştu bu uzun vadeli planı Valen meclisinde. Umut verici ama uygulaması zor bulunan plan için gereken parayı sağlamayı kabul eden meclis, uygulamayı onun üstlenmesini söylemişti. Neyse ki bu bölgede çevresi genişti.

Haydut kampının ateşine yaklaştı. İçki kokan küstah bir sevinçle karşılandı.
- Oo tüccar! Gelebildin sonunda, yolunu gözlüyoz ne zamandır.
- Sessiz olun ahmaklar, çocuk bunları duymamalı.
- Merak etme efendi, uzakta bir mağarada tutyoz onu, zaten yediği dayaktan sonra pek de bir şeyler duycak halde değil. Önce paramızı ver de götürek seni oraya. Kaç köy bastık senin isteklerine uyan bir çocuk bulmak için, ama görünce hak vercen ha! Tam istediğin gibi çocuk, tam bir Novoxim ama yine de çirkin filan değil, ağzına layık!

Yüzünün tiksintiyle buruşmasını zor engelledi. Planın anlaşılmaması için bu adamlara çocuğu yatağı için istediğini söylemişti. Cebindeki 70 altına uzandı eli. Adamların fazla para isteyeceğini tahmin etmişti.
- Anlaştığımız gibi 50 altın getirdim işte, zaten çok fazla ama hep iş yapıyor olmamız hatırına çıkartmıyorum sesimi.
- Yapma beyim, çok kan aktı bu çocuk için. Peşimizdeki devriyelerden rahat nefes alamaz olduk. Bir de kaç gündür bakyoz ona, sırf senin paşa gönlün olsun diye.

Pis herifin bakmaktan kastı çocuğu aç bırakıp sabah akşam iyice dövmekti.
- Peki öyle olsun, 60 altın veririm, o da son.
- 70 yap şunu da sana saygımız artsın be tüccar!

Tüccar bıkıp da teslim olmuş gibi iç geçirdi.
- Kabul. Servetimi yok ettiğime değer umarım bu çocuk.
Keseyi isteksiz hareketlerle uzattı adama.
- Değer güzel efendim değer, buyrun götürek sizi.

Mağaraya doğru yürümeye başladılar, haydutlar alaycı bir kibarlıkla yol gösteriyordu. Oturmuş bekleyen bir diğeri ile karşılaştılar. Elindeki testiyi yere koyan adam ayağa kalktı:
- Sonunda gelebildiniz. Hadi başla hele bağırmaya, nası bi sapkınlık bu aklım ermiyo ama madem verdin parasını, ne istiyosan o olcak.

Tüccar acı çeker gibi bağırmaya başladı, ayağını da yere sürtüyor ve vuruyordu:
- Bırakın beni! Bir Equan tüccarına böyle davranmak ne haddinize pis Novoxim haydutları sizi! Bırakın!
Onu mağaranın içine fırlattılar.
- Kapa çeneni ihtiyar, yoksa kırmaktan zevk alcaz.

Adamlar pek rol yapamıyordu ama yanında iki büklüm yatan, başını hafifçe kaldırmış, merakı yüzünden kendini zorlayarak olan bitene bakan çocuk, dikkat edecek durumda değildi. Tekrar konuştu:
- Peşimden geliyordur yiğit askerler, o zaman hepinizin cesedine zevkle tüküreceğim!
Kahkaha atan adamlar mağaradan çıkıp onu çocukla yalnız bıraktı.

X

Hayatını kurtaran adama asla bitmeyecek bir saygıyla bakıyordu UR791. O gece olanlar hala aklındaydı. Günlerdir tutulduğu mağaraya fırlatmışlardı kader arkadaşı adamı. Köyünden kaçırıldığı günden beri yediği dayaklardan zihni oldukça bulanıktı. Haydutlar gittiğinde ona dönüp konuşmuştu adam:
- Merak etme evlat, kurtulacağız buradan. Bu adamlarla baş etmeyi bilirim ben.

Karanlıkta beklemişlerdi bir süre. Adam ısrarla ona güvenmesini söylüyor, onu kurtarma sözü veriyordu. Gece yerini şafağın mavisine bırakırken geri gelmişti eşkıyalar:
- Peki tüccar, düşündük laflarını. Zaten bize hizmet etmeye yaramazsın, fidye istemek de fazla riskli, uğraşımıza değmez. Gel anlaşak senlen, taşıdığın tüm mallar bizde kalsın, canınla yetin uzaklaş buralardan, yolunu da unut. Kabul etmezsen hemen şuracıkta boğazını kesmem de diğer seçenek tabi!

Gülüştü haydutlar. Ama yanındaki adam içinde bulunduğu duruma pek de uygun düşmeyen kararlı ve sert bir sesle konuştu:
- Beni tüm güney Equan tanır ve sever, eğer beni öldürürseniz hiçbir komutan rahat uyumayacaktır sizin cesetlerinizi görmeden. Ancak tüm eşyalarımı ve arabamı iade eder, bir de bu çocuğu özür hediyesi olarak yanıma verirseniz, kimseye şikayetçi olmayacağıma emin olabilirsiniz.
- Bak şuna! Haddinden fazlasını istiyon, bu çocuğun hizmetleri bize lazım, yalnızca canına razı ol da git, hadi bir de arabanı verelim sana da yorulma!
- Ben söyleyeceğimi söyledim, ya kabul edin ya da ardı arkası kesilmeyen saldırılara hazırlayın kendinizi. - Sen kim oluyon da bizi tehdit ediyon lan, yetti artık.

Sinirlenen haydutlardan biri bıçağını dayamıştı tüccarın boğazına. Diğer arkadaşı omzundan tutup durdurdu onu. Sonra da tüccarın önüne gelip çömeldi.
- Son teklif bu, o yüzden iyi dinle ve sana tavsiyemi kabul edip toz ol. Yanındaki tüm altın bizim. Arabanı, mallarını ve şu işe yaramaz sıska veledi al git buradan, daha hizmetini bile göremeden yolda ölüp gider nasıl olsa.
- Peki öyle olsun, usandım sizin gibilerle muhatap olmaktan.
Sonra ona dönen adam sızlayan kemikleri ve bağıran midesini unutturacak bir sıcaklıkla gülümsemişti.

X

Güneş ağaçların arasından yükseliyordu ağır ağır. Yeşil yaprakların arasından geçen ışınları toprağı ısıtıyor, geçemeyenler ise ağaçların kahvaltısını hazırlıyordu. Yanında çocukla ormanın içindeki patikada yürürken ana yola, planın ilk aşamasını başarıyla tamamlamanın mutluluğunu yaşıyordu tüccar. Hazırladığı senaryo oldukça saçmaydı aslında, neyse ki çocuğun gözlerine baktığında, belki de yediği dayakların yarattığı beyin travmasının da yardımıyla, onu inandırmayı başardığını görebiliyordu. Çocuğun gözlerindeki ifade gayet açıktı:
O anda kalbi dursa, çocuk kendininkini çıkarıp onun göğsüne takmakta bir an bile tereddüt etmeyecekti.

X

O sabah ana yolun kenarına geldiklerinde ona dönmüştü kurtarıcısı:
- Evlat, bu yolu takip ederek en yakın Equan kasabasına ulaşabilirsin. Artık özgürsün. Hoşça kal, umarım o pisliklerin yanında yaşadıklarını daha şu güneş batmadan unutursun.

Gözlerinin yaşardığını hissetmişti. Dizlerinin üzerine çöktü tüccarın önünde.
- Hayır efendim, ne olur bırakmayın beni! Sizle geleyim, her işinizi yaparım, hemen öğrenirim.
- Benim bir görevim var çocuğum, bu yola çıktım mı bir daha duramam ölene dek. Bunun bir parçası olmak istemezsin. Özgürlüğüne kavuş, yol önünde.
- Yapmayın efendim, yalvarırım size. Benim hayatımı kurtardınız, artık tamamen size ait bu hayat, yanınıza alın da beni sonuna kadar geleyim sizinle, her türlü yardımı kendimi bir an olsun düşünmeden yaparım. Lütfen!
- Peki, gel o zaman benimle.

Yine aynı sıcaklıkla gülümsemişti, kimsenin ulaşamayacağı bir yerde duruyor gibi düşündüğü, o zamanlar kendisine kocaman görünen adam. Güneye dönüp ilerlemişlerdi yolda. Equan-Novoxim ülkeleri arasında ticaret yaparak geçen yıllar boyunca görevi için eğitmişti onu tüccar. Kuzey Novoxim'de oldukları bir sabah onu arabanın yanında tek başına bırakıp beklemesini söyleyerek uzaklaşmıştı. Karanlık çökerken geri döndüğünde yorgun görünüyordu. Yüzünde karmaşık bir ifade vardı. Haydutlarla başının belaya girdiğini anlattı. Orada gördüğü tam da onun yaşlarındaki bir Novoxim işçisini kurtarmaya çalışırken gözünün önünde öldürmüşlerdi genci. Ölmeden önceki son anında kimlik belgesini vermişti ona gizlice. "Umarım görevinde yardımcı olur, son dostum." demişti. Tüccar ona uzattı kimlik belgesini, görevinin artık başladığını söyleyerek. Kimliğin üzerinde UR791 yazıyordu. O günden beri kullandığı isim.

X

Çocuğu haydutlardan aldıktan sonra anayolun kenarında bu onun seçimiymiş gibi göstererek kendisiyle gelmesini sağladıktan sonra büyümesini ve Novoxim ülkesindeki diğer tüccarlardan uygun birini buldukları haberi gelmesini beklemiş bu sırada da çocuğu onu bekleyen gelecek için eğitmişti. Beklenen haber tam da zamanında gelmişti, çocuk Novoxim iklimine uyum sağlamış, yapması gerekenleri öğrenmişti. Gelen habere göre genç bir işçi Kuzey Novoxim'de iki yakın fabrika arası nakledilecekti. İki halk arası ilişkilerin gelişmesini istediklerini söyleyen Valen tüccarları da nakli kendi ticaret arabalarından biriyle gerçekleştirmeyi önermiş ve uzun konuşmalardan sonra kabul ettirmeyi başarmıştı. Haber gelince çocuğu kamp yapmasını söyleyerek bırakmış, belirtilen buluşma noktasına gitmişti. Arabanın yalnızca dinlenmek için durduğunu sanan, parlak bir gelecek potansiyelinden yoksun genç işçinin kafasına o koca taşı tekrar tekrar indirirken kanlı suratında gördüğü şaşkın ifade değişmemişti. Görevi için işlediği tek cinayetti bu. Her anını hatırlıyordu, taşın kemiği kırarken çıkardığı ses, kolunun yorgunluğu, kanın pis kırmızısı, işçinin giderek azalan direnci…

Öldürmek hiç hoşuna gitmemişti, o planlama adamıydı. İşçinin kimliğini ve giysilerini almış, kalanları ise çöldeki leş yiyicilerin damak zevkine bırakmıştı. Vahşete tanık olmak istemeyen diğer tüccar ise daha o gelir gelmez arabasıyla uzaklaşmıştı zaten. Akşam kampa geri dönüp çocuğa kimliği vermiş ve görevini açıklamıştı. O günden beri gittiği her şehirde yeni bir buluşma noktası belirliyorlardı. Hem gözlerinin önünde büyüyen çocuğun hızlı yükselişinin hem de başkente yolladığı bilgilerin gururunu yaşıyordu. Planı tutmuş, yönetim kadrosunun içine sızmadan alınabilecek her bilgiyi almıştı. Cinayetten sonraki kısmın oldukça kolay olmasının verdiği rahatlıkla şimdi gözlerini daha da büyük bir hedefe dikmişti:

- Araştırman nasıl gidiyor?
- Emrettiğiniz gibi bu hafta hiçbir şey yapmadım efendim, benden şüphe duymalarını önlemek için.
- İyi yapmışsın, aferin.

Bir aferin bile yüzünü güldürmeye yetiyordu adamın.
- Gelecek hafta başarıya ulaştığım haberini size vermekten kıvanç duyacağım, gecikmeden dolayı affınıza sığınıyorum. Bu öncekilerden çok daha zor. Neredeyse kimse bir şey bilmiyor. Bilenler ise susmaları gerektiğini de biliyor.

Şimdiyse yüzünde mahcup bir ifade vardı karşısındaki çocuk ruhlu adamın. Kendisine bu kadar faydası dokunmuş olan adamın bu hali karşısında bir acıma kıvılcımı parlayıp hemencecik söndü içerisinde.
- Karşındakini küçümsemek kaybetmeye giden yolda ilk adımdır çocuğum. Sana inancım tam; acele etmeden, sağlam adımlarla başaracaksın bu görevi.
- Sağolun kurtarıcım, yüzünüzü kara çıkartmayacağım.
- Konuşmak istediğin başka bir konu yoksa çıkabilirsin.

X

Sokağa çıkıp yatakhanenin yolunu tuttu UR791. Gece bir türlü uyuyamadı. Araştırmasında uğradığı başarısızlık içini kemiriyordu. Novoximlerin geliştirmekte olduğu gizli silahın ne olduğunu öğrenmek, şimdiye kadar yaptığı her işten çok çok daha zordu. Öğrenebildiği tek şey böyle bir silahın var olmadığı olmuştu. İcat etmek ve geliştirmek için yaşayan Novoxim mühendislerinin bu kadar uzun süredir yeni bir şey üretmediğini ve Monoxim'in sinir bozan kibrinin tek dayanağının eski ve hantal toplar olduğunu düşünmek ise onu kurtaran adama hiç mantıklı gelmiyordu. Sabahleyin işe gittiğinde dolabının içine atılmış pembe kartı buldu. Onu alıp sekretere gösterdi, tarihin o güne ait olduğunu gören sekreter kartı alarak içeri geçmesine izin verdi. Masasının arkasında oturan müdür başını önündeki evraklardan kaldırıp ona baktı.

- Hoş geldin, UR791.

Müdür sağ tarafına uzanıp çekmecesini açtı. Zihni merakla dolu UR791, bir müdürün hiçbir işçiye yapmayacağı şekilde karşılanmış ve üstelik adı da hatırlanmış olmanın ayrıcalıklı hissini doğma büyüme bir Novoxim gibi yaşıyordu.
- Hizmetlerin tüm Factissum'a çok yararlı oldu. Gittiğin yerde Yüce Monoxim'e daha da iyi hizmet edeceğine eminim. Çıkabilirsin.

Elindeki sarı zarfı ona uzatan müdür üzgün görünüyordu. Yönetimin kararlarını sorgulamak anlamına gelmeyecek olsa bu üzüntüsünü sese bile dönüştürebilirdi, ne var ki gözleri sarı zarfa sabitlenmiş UR791 karşısındaki adamın mimiklerinin farkında değildi. Mühürlü zarfı alıp çıktı. Atandığı yeri yalnızca kendisi öğrenebilirdi. Zarfın içinden çıkan kağıdın farklı bir dokusu vardı, üzerindeki yazılar ise aynıydı, tipik bir atanma belgesi. İlk okuyuşunda anlamadı UR791, ikincisinde şaşırdı, üçüncüsünde korkuya kapıldı. En önemli fabrikada ve bu kadar başarılıyken atanması Novoxim sistemine uymuyordu. Her zaman başarılılar yukarı alınırdı, başarısızlar aşağı. Bu adını hiç duymadığı yere yollanmasının tek makul açıklaması vardı: casus olduğu anlaşılmıştı. Novoxim dehasının bir çok ürünü arasında çok da önemsemeyen kendini yok eden kağıt titreyen ellerinde ufalanıp yok olurken son ana kadar tekrar tekrar okudu sallanıp duran kelimeyi:

Atanma yeri: Fogbrevis.

 
Kerem ya da Alp 



« 29 Kasım 2008»

Yatağından hızla kalkan Trondur başucunda duran baltasını alarak çıktı çadırından. Hemen karşısındaki çadırının önünde bağırıyordu ablası Ruris. Uyurken kabarmış saçlarının bir kısmını kökünden kazıyarak geçti bir ok. Öne atıldı, ablasına sarılarak onun çadırının içine çekti.

Equanlar! Obamıza gelmeye nasıl cüret ederler ki?

Tam donanımlı koca bir bölük halinde. Şimdiden birçok kişiyi öldürdüler. Hiç ayrım yapmadan herkese saldırıyorlar. Trondurun çadırı alev aldı birden. Görünüşe bakılırsa yakıyorlar da!

Yanında Ruris ve oğlu ile geri çıktı çadırdan. Burnunun ucundan geçti sol tarafından gelen atlının mızrağı. Sağ elindeki baltayla mızrağa vurup sol eliyle adamı çekerek düşürdü eğerinden. Diğer taraftaki süvari ise ona çarpan mızrağın etkisiyle çadırın alevlerinin içine düştü. Düşürdüğü adamın üzerine çullandı Trondur. Sol elini kullanarak adamın miğferiyle göğüs zırhı arasında baltası için boşluk açmaya çalışıyor, bu sırada da sağ dirseğiyle adamın hala kalkan takılı sol kolunu yere bastırıyordu. Ruris tüm ağırlığını sağ ayağına vererek tekrar tekrar sağ eline basıyordu adamın, oğlu ise adamın belinden sarkan kısa kılıcını çekerek yere düştüğünde aralarında boşluk oluşan baldır zırhı ile bacak zırhı arasından sağ dizini kopardı tek hamlede. İstediği boşluğu sağlamayı başaran Trondur da askerin boynuna geçirdi baltasını. Arkasını döndüğünde sırtı alevler içindeki diğer süvarinin iki eliyle havaya kaldırdığı kılıcıyla hamle yapmak üzere olduğunu gördü. Hala yerdeki askerin boynuna saplı baltasını bırakıp iki eliyle adamın iki bileğine yapıştı çeviklikle. Sola ve geriye doğru iterek yere düşürdü adamı. Sol bileği kendi kafasına hızla çarpan adam kılıcını yere düşürürken sırtındaki alevler Ruri'sin çadırını tutuşturdu.

Çıkın! Diye bağırdı ablasıyla yeğenine.

Soyuna yakışır dövüş yeteneklerine sahip kadın elinde onun baltasıyla yardıma geliyordu halbuki. Alevlerin korkutuculuğu ve askeri tek başına haklayabileceğinden emin olduğu kardeşinin buyurgan sesi onu ikna etmeye yetti, hala Equan kılıcını taşıyan oğlunu elinden tutup sürükleyerek çıkardı çadırdan. O sırada Trondur düşen kılıcı alıp karnına diziyle bastırdığı askerin boğazına saplamıştı bile. Kılıcı alıp çıktı ablasının ardından; ancak onları göremedi. Sol tarafında, kendi çadırının üç çadır yanında, atlarından inmiş iki okçu seri hareketlerle avlıyordu obasının insanlarını. Dikkat çekmemeye çalışarak yaklaştı onlara, son iki adımda hızlandı, elindeki kılıcı ona yakın duranın sırt zırhının altından içeri sokup sol böbreğini ve dalağını parçalarken sol eliyle de yayını germiş olan adamı sağa doğru döndürdü tüm gücüyle. Fırlayan ok diğer askerin miğferini delip sol kulağının biraz aşağısından, çene kemiğinin gerisinden kafasına saplandı. Refleksle yayını boşaltan asker bir Nisk çocuğunu daha vurdu göğsünden. Trondur okçuyu döndürdüğünde zırhın içine sıkışan kılıç çıkmıyordu yerinden. Askeri öne, diğerinin üzerine itip sağındaki çadıra girerken bir saniye daha geç kalsa, daha yere düşmeden adamın sırtına saplanan ok onun zırhsız gövdesinde olacaktı.

X

Merakının cezasını çeken Rentus en son olmak istediği yerdeydi. Anın heyecanıyla güney burcuna koşmuştu. Tam bir saldırı taburu giriyordu kaleye atlarının üzerinde. Tüm vücutları akşam güneşinde parlayan zırhlarıyla kaplı mızraklılardan oluşuyordu bölüğün üçte ikisi, kalanı ise rahat atış yapmalarına izin verecek biçimde yalnızca gövde ve bacak zırhı giymiş, miğferlerinin önü açık okçulardı. Nöbet yerine döndüğünde denetim subayını onu beklerken bulmuştu. Saldırı bölüğünü çok beğendiyse onlara katılmasını söyleyen öfkeli adam onun adını bizzat yazmıştı, Castratta'dan talep edilen destek bölüğü için gönüllüler listesine.

Barbarların saldırılarından artık sıkılan vali son yağmayı da bahane ederek imparatoru büyük bir karşı saldırıya ikna etmiş olmalıydı. Nöbet değişiminden sonra destek bölüğü komutanına giderek rapor vermişti Rentus. Yayını ve sadağını levazım subayına teslim edip akşam yemeği için geri dönmüş, sonra da birkaç saat uyumuştu.

Gece yarısından az sonra uyandırılan bölük kalenin avlusunda toplanarak saldırıda kullanacakları silahlar ve zırhlar dağıtılıp atları teslim edilmişti. Akşamı onlar gibi yemek yiyip uyuyarak geçiren tabura katılarak kaleden çıkıp Nisk topraklarına girmişler, bir süre aradıktan sonra sabahın ilk saatlerinde bulup saldırmışlardı vahşilerin kampına. Aldıkları tek emir herkesi öldürmeleriydi. Atış serbest deyip kampın çevresine dağıtmışlardı askerleri. Rentus da belaya bulaşmadan atının üzerinden ok atıyordu yalnızca. Kalabalık yerlerden uzaklaşıyor, çadırlarından panik halinde çıkan şaşkın Niskleri avlıyordu yaşlarına veya cinsiyetlerine bakmadan. Az önce ise uyku mahmurluğundan sıyrılıp savaşan birini hedeflemişti, yan yana duran iki okçuyu yalın kılıç öldüren adam son anda kaçtığından okçulardan birinin sırtına saplanmıştı ok. Atını sürerek oradan uzaklaştı Rentus. Bu korkunç savaşçılarla bu kadar yakın olmaktan nefret ediyordu. Bir daha nöbet tutabilirse hiçbir şeyin onu yerinden kıpırdatamayacağına dair söz verdi kendine. Korkunun etkisiyle verilen sözlerin genellikle tutulmadığını hatırlayacak durumda değildi.

X

Silahsız kalan Trondur çadırların arasında ilerliyordu, yerde bir arkadaşının ok kaplı cesedini gördü, çevresinde üç asker yatıyordu. Hala elinde duran kanlı baltasını aldı saygıyla. Çadırların ortasındaki toplanma meydanına doğru koştu, ölüler için daha sonra üzülebilirdi.

Meydanda Kamban esaslı bir direniş örgütlemişti. En ortada kadınlar ok atıyor, onları çevreleyen bir grup erkek yaklaşan Equanları bertaraf ediyor, çocuklar yere düşen askerlerin işini bitiriyordu. Kamban ve diğer güçlü savaşçılar ise yakında duran okçuların üzerine saldırıyordu. Tüm Nisk kadınları iyi birer savaşçı olsa da Yelgüder kavminin kadınları okçulukları ile ayrı bir üne sahipti. Kadınlarını avlanmaya yolladıkları için diğer kavimlerce alay konusu edildikleri bile oluyordu. Merkezdeki kadınların arasında kız kardeşi Gabtuyu fark etti, ailenin en küçüğü olan kız gençliğe yeni adım atmıştı. Ancak daha küçük bir çocukken bile, babalarıyla gittikleri atış talimlerinde tüm ağabeyleri ve ablasından daha iyi kullanırdı yayını.

Sol tarafındaki çadırın yanından çıkan dört askeri fark etti; beş, altı. Çift sıra halinde ilerliyorlardı. Gittikleri yön daire biçimli savunmanın en zayıf görünen bölgesiydi. Askerlerin diğer tarafından yaklaşan iki Nisk savaşçısını gördü, kendisi de çadırın arkasında aniden çıkarak elindeki baltayı en öndekinin boğazından ensesine tek hamlede geçirdi, arkadaki askerin kalkanına çarparak durdu balta. O askeri de sol koluyla itti geriye doğru ve baltasıyla en arkada duranın sağ kolunu omzundan ayırdı hızla. Diğer taraftaki üç askerle de gelen iki Nisk ilgileniyordu. Baltasını sağ kolunu kaybetmiş adamın boynuna saplarken sol kürek kemiğine giren okun etkisiyle bir anlığına gevşetti elini ve asker boynunda baltayla düştü yere. Yine silahsız kalmıştı, üzerine atladı az önce ittiği asker. Adamın saldırmak için kaldırdığı kılıçlı elini dirseğiyle bileği arasından tuttu sol eliyle, bu arada eğilip sağ omzunu adamın karnına dayadı, kafası adamın sağ koltuk altının biraz aşağısında kalıyordu. İki ayağıyla birden hızla iterek yere düşürdü Equan'ı, kendisi de üzerindeydi. İki eliyle tutup sertçe yere vurdu miğferli kafasını. Bu sırada askerin serbest kalan sol kolunu ise oraya yetişen bir Nisk çocuğu engelledi; dirsek eklemini kestiği bir balta darbesiyle. Ense köküne saplanan bir okla yere devrildi çocuk. Trondur ise askerin miğferini çenesinin yukarısına kadar çekmeyi başarmıştı, çocuğun küçük baltasını alıp defalarca indirerek askerin boğazını parçaladı. Sağ kalçasına bir ok saplandı, kafasını kaldırdığı sırada çenesinden bir parça kopararak geçti başka bir ok. Diğer üç askeri öldüren iki savaşçı da aldıkları kılıç darbelerine eklenen oklarla can veriyordu yanı başında. Okların geldiği yöne bakınca vücuduna saplı beş oka aldırmadan okçulara saldıran Kamban'ı gördü, uğradıkları baskının sonu ne olursa olsun sürübaşının bu geceyi göremeyeceği belliydi.

Etrafına baktı Trondur, her çadır alev içindeydi artık ve gelen askerlerin de ardı kesilmiyordu. Meydandaki savunma grubu dağılmak zorunda kalacaktı. Çadırların arasında geçip alevlerden uzağa, açık alana çıkmaları gerekiyordu ama orada hazırda bekleyen askerler olduğuna emindi genç savaşçı. Cesur kız kardeşinin attığı seri ve ölümcül oklarla diğerlerine kaçma fırsatı yarattığını gördü, herkes uzaklaşınca da peşlerinden gitti. Vücudundaki okların saplarını kırıp atan Trondur kardeşinin peşinden gitmek istese de meydanı diğer tarafa kadar boydan boya geçmeye çalışmanın Equan okçularına hakaret olacağını düşünüp kendi hizasında bulunan Kamban'ın yardımına gitmeye karar verdi; yerden aldığı bir baltayı elinde tartarak. Aynı anda iki askerle dövüşen sürübaşı baltasını önündekinin boynuna indirdiği sırada o askerin kılıcı da karnına saplandı. Arkasına geçen diğer asker ise sırtından sapladığı kılıcı iri adamın göğüs kafesinin içinde olabildiğince itti. Kamban ölürken bir anlığına şimdi ne yapacağını düşünmek için duran Trondur sol köprücük kemiğinin üzerine giren bir okla kendine geldi. Okun ucu diğer taraftan çıkmıştı. Sağ tarafındaki iki çadırın arasına attı kendini, alevlerin üzerinden zıplayarak geçti. Çadırların arasından dolaşarak Gabtu'ya ulaşmaya karar verirken okun iki ucunu da kırarak gövdesinden söküp attı. Umutsuzluk içini kaplarken ağırlaşmış sol kolu ve giderek artan öldürme isteğiyle koşmaya başladı.

X

Yananlardan uzak durmaya özen göstererek çadırların etrafında atıyla dolaşıyordu Rentus. Zihnine kazınmış askerlik bilinciyle uygun gördüğü hedeflere ok atıyor, sonra da fark edilmeden oradan uzaklaşıyordu. Bir çadırdan dışarı elinde yayıyla çıkan genç bir kız gördü, arkasından elinde balta taşıyan, erkekliğe yeni adım atmış gibi görünen bir oğlan çıktı. İkisinin de yüzleri hafif kızarmış, saçları terden alınlarına yapışmıştı. Kız hemen diğer tarafa yöneldiğinden fark etmemişti ancak oğlan çadırdan çıktığı sırada alışkanlıkla etrafa attığı sıkılgan bakışları sayesinde görmüştü onu. Kızın sağ omzuna dokundu, bir savaş çığlığı atıp Rentus'un üzerine saldırdı, askerin altındaki atın tehditkar varlığını hiçe sayıyordu. Kız ona nişan alıp yayını kurarken atını topukladı Rentus. Hangisini vurursa vursun diğerinin onu öldüreceğini hesaplamıştı. Yayını serbest bırakarak büyük bir hata yaptı heyecanlı kız, bu hızdaki bir hedefi vurmak o kadar kolay değildi. Talihi birden dönen Rentus atını çevirirken sadağından çektiği oku da yerleştirdi yayına.

Genç adam ona çok yaklaştığı için panikleyip kötü bir atış yaptıysa da tam göğüs kemiğinin altından vurabildi. Dudaklarının kenarları aşağı doğru bükülmüş, gözleri yaşlı kız kısa bir çığlık attı, sonra kendini toparlayıp titreyen elleri ile ona nişan almaya hazırlandı. Kız yayını bıraktığı anda atının birden öne atılması sayesinde sağ köprücük kemiğinin arkasından zırhını yalayıp geçti ok. Disiplinli atı hareket ettiren, göğsüne ok saplı adamın ters tepen bir iyi niyetle atın sağ baldırına sapladığı baltasıydı. Hayatta kalma dürtüsü paniğinin önüne geçen Rentus yayını tekrar hazırladı, attığı ok ona nişan almaya çalışan kızın sol bileğinin dış kısmından girip iç tarafından çıktı ve ucuyla sol memesinin üzerinde küçük bir kırmızı nokta bıraktı. Acıyla bağırmak yerine yalnızca dişlerini gıcırdatan kız yayını düzgün tutmaya çabalarken, atışının ölümcül olmadığını fark eden Rentus'un üzerine sürdüğü atın toynakları altında can verdi. Korkmuş olmasına rağmen kızın taşıdığı savaşçı ruha hayran kalmıştı Rentus. Çadırların çevresinde daire çizmeye devam etti. Sağ tarafındaki çadırların arasında bir boşlukta çarpışan bir Nisk ile kaleden hatırladığı bir askeri gördü, ayaklarının yanında bir Equan cesedi vardı. Vahşi adamın yüzünün yarısı sıçramış kanla kaplıydı. Yayını hazırladı, bu sefer yeterince zamanı vardı. Savaşçı baltasının korkunç ağırlıkta bir darbesiyle askerin zırhını yarıp kaburgalarını kırdığı sırada serbest bıraktığı ok güçlü savaşçının boynunu sağ tarafından saplandı. Sendeleyen adam dizlerinin üzerine çöktü, baltasını iki eliyle kavrarken gözlerini dikmiş Rentus'a bakıyordu onaylamazlık ve öfkeyle. Sonra gözlerini kapatıp gücünü yoğunlaştırarak ayağa kalkmayı denediyse de hızla akan kana direnemedi ve yüzüstü kapaklandı yere. Rahat bir nefes alan Rentus oradan çabucak uzaklaşırken yayına bir öpücük kondurdu.

X

Üç çadır geçmişti ki sağ tarafından çıkan bir asker üzerine atladı Trondur'un. Son anda yana çekilmesine rağmen sağ omzunda derin bir kesik açtı kılıcı. Sol kolu neredeyse kullanılmaz hale gelmişken şimdi de sağ kolu güçten düşmeye başlıyordu. Asker kılıcını yeniden kaldırmıştı ki baltasını indirdi sağ kolu üzerine, kemiğin yarısına kadar saplanıp daha öteye gidemedi balta. Geri çıkardı baltasını yaralı savaşçı, zırhı da kılıcı gibi Nisk kanlarıyla lekeli asker kolunun son gücüyle kılıcı sağ koltuk altından sırtına doğru savururken, sol ayağı üzerinde dönüp arkasına geçerek kurtuldu bu hamleden ve koca gövdeli adamın çevikliğine şaşmış askerin sol topuğunun biraz üzerine vurdu baltasını. Tendonu kesilen askerin artık yürüyemeyeceğini biliyordu, baltasını kaldırıp leğen kemiğinin üzerinden karnının sol tarafına sapladı. Bu sırada asker kalkanının alt ucuyla sert bir darbe indirmişti sol kaşının üzerine. Yere düşen Trondur hemen ayağa kalktı tekrar ve kalkarken de sağ ayağı üzerinden ona doğru dönmüş olan askerin sağ ayak bileğine geçirdi baltasını. Ağzı diğer taraftan çıkmış olan balta adamın ayağında kalmıştı. Devrilen asker kılıcına tutunarak dizlerinin üzerinde durmayı başarınca sol ayağıyla bir tekme savurdu sağ kolundaki kesiğin üstüne, bu onu bağırtıp kılıcını düşürerek yere devrilmesine yetmişti. Sinirle kılıcı yerden alan, kafasından damlayan kanla görüşü zorlaşmış Trondur, yanan çadırların kokusu burnuna dolarken sapladı kılıcı adamın ensesine, o güne kadar Equanlar tarafından öldürülmüş bütün Nisklerin anısı kollarına gereken kuvveti vermişti.

X

Atı artık tekleyerek ilerliyor da olsa onu değiştirme şansı yoktu Rentu'sun, bir gün için çok fazla atın katledilmiş olduğunu görebiliyordu geçtiği yerlerde. Aklında acil bir durumda kaçabilme ihtimalini tartan asker dikkatini pek de vermiyordu çevresinde olup bitenlere. İnce bir savaş çığlığıyla irkildi, elindeki koca baltayı zorlukla atının sağ ön bacağına savuran çocuğu görüp son anda ayaklarını eğerin üstüne çekerek devrilen atın üzerinden atladı. Yuvarlandı, zırhının içinde zorlanarak geri kalktı ayağa. Çocuk ise atın çevresini ön tarafından dolaşıp gelmişti karşısına, ona yetişmeye çalışan eli kılıçlı kadın ise atın karnıyla aynı hizadaydı, atın arkasından dolaşıp etrafını sarmaya çalışacağını tahmin etti. Kadını beklese günü kurtaracak olan çocuk bunu düşünemeyecek kadar küçüktü, ağır bir hareketle baltasını Rentus'un üzerine indirdi. Sola doğru bir adım atıp kurtulan asker şaşkınlığından sıyrılarak kılıcını çekti ve toprağa saplanmış olan baltasını çıkarmakla meşgul çocuğun başını tek hamlede ayırdı omuzlarından. Bunu gören kadın acı dolu bir çığlık attı, arka ayakları hizasında olduğu atın üzerinden kendini olabildiğince öne uzatarak salladığı kılıcı Rentus'un göğüs zırhını sıyırdı. Nisklerin ne zamandan beri Equan kılıçları kullanmakta bu kadar iyi olduğunu düşündü genç adam. Üst üste yaşadığı tehlikelerden gözü dönmüştü artık, atın boynunun üzerinden atlayarak kadınla aynı tarafa geçti, iki eliyle tuttuğu kılıcıyla artık oldukça doğru bir savunma duruşuna geçmiş olan kadının boynunun sağ tarafına yaptı hamlesini, karşılandı. Sol alttan yaptığı kesme hareketi boğazını hedefleyen bir saldırıyla karşılık görünce hamlesini yarıda kesip bir adım geri çekildi. Karşısındaki kadının yaşamak gibi bir kaygısı yoktu, önemsediği tek şey onu öldürmekti. Saldırıya geçen kadının Rentus'un kılıç tutan eline yaptığı saldırıyı son anda savuşturdu asker. Savunma duruşuna geçme sırası ondaydı, kadın ise etrafında dönüyordu. İleri doğru bir hamle yaptı aniden, Rentus bir adım daha geri giderek önemli bir hata yaptı. Şimdi arkasında atın gövdesi, iki yanında ön ve arka ayakları, önündeyse bu tehlikeli kadın vardı.

X

- Ruris! Yaralarının acısını hissetmeden ablasına doğru koşuyordu genç savaşçı. Elinde kendi baltasını taşıyan yeğeni gözlerinin önünde ölmüştü, şimdi de ablası çarpışıyordu aynı askerle. Elindeki baltayı sıkıca kavradı. Askerin bileğinden çıkarmak için biraz uğraşması gerekmişti ama hala gerektiği kadar keskindi balta. Bir kaç çadır geçmiş sonra da solundaki aralığın sonunda ablasıyla yeğenini görmüştü.

X

Anlamadığı bir sözcük bağıran savaşçı bir anlığına dikkatini dağıtmıştı Rentus'un, ama rakibinin de öyle. Üstelik sırtı sese dönük olduğundan geriye bakması gerekmiş olan kadın daha çok zaman kaybettiğinden iyi bir fırsat geçmişti eline. Kadının sol tarafına doğru savurdu kılıcını iki eliyle. Son anda fark ettiği bu hamleyi kılıcıyla savuşturan kadın hiç beklemeden karşı saldırıya geçti, kılıcını olduğu yerde Rentusun havaya kalkmış kolunun altından sol koltuk altına saplamaya çalıştı. Kendi kılıcını yalnızca sağ eline alan Rentus sol koluyla kadının sol dirseğinden tuttu hamlesi sırasında ve onu sola döndürürken kendisi sağa doğru bir adım attı, kadının kaburgalarının altından enlemesine sapladı kılıcını. Sol ayağıyla kadının kalçasına bastırıp çektiği kılıcını emin olmak için bir kez de sırtına sapladı.

X

Bağırmamak için kendini zor tuttu Trondur. Tükenmekte olduğunu hissettiği gücünün her zerresini saklaması gerekiyordu. Hayattaki son eylemi bu olsa da öldürecekti karşısındaki askeri.

X

Yaralı savaşçı vücuduna saplı oklara aldırmaksızın üzerine gelirken ne yapacağını şaşırmıştı Rentus. Bu sefer karşısındaki gerçek bir savaşçıydı ve çok ama çok öfkeli görünüyordu. Kaçmaya kalkışırsa kendi zırhının mı yoksa kararlı barbarın yaralarının mı taşıyanı daha çok yavaşlatacağını tarttı kafasında. Savaşçının arkasından gelen askerleri görünce bu ihtimal de kayboldu. Askerler yardım edemeyecek kadar uzak, kaçtığını görüp de disiplin cezası almasına neden olacak kadar yakındı. Çaresiz Rentus kılıcını iki eliyle kaldırıp pozisyon aldı.

X

Yapacağı hareketi kafasında canlandırdı Trondur. Hazırdı. Doğru mesafeye gelince sol eliyle askerin ona doğru inen kılıcını bileğinden tutarak engelleyip ağırlığını sağ tarafına vererek sol leğen kemiğinin üzerine saplamaya çalıştı baltasını, ancak öfkesi nedeniyle gücünü sağ tarafa çok fazla verdiğinden yaralı bacağı ağırlığa dayanamamıştı. Devrilirken son bir hareketle askerin sol baldırına doğru savurdu baltasını.

X

Üzerindeki yaralara etkilenmiyormuş gibi hala ürkütücü biçimde güçlü olan savaşçı yalnızca sol eliyle durdurabilmişti onun tüm gücüyle indirmeye çalıştığı kılıcı. Şimdiyse yere düşerken elini gevşetmek zorunda kalmıştı. Bundan yararlanarak yeniden havaya kaldırıp kurtardı kılıcını ve sol baldırında patlayan ağrıya rağmen adamın hala havaya bakan sol koluna paralel biçimde, köprücük kemiğinin üzerinden boynuna sapladı. Kolunu geri çektiğinde fışkıran kan üzerini kaplarken savaşçı da sırt üstü uzandı yere. Çenesini sıkmaktan dişleri sızlıyordu Rentus'un, ne acı ne de zafer çığlığı atabildi. Bacağının ağrısına ve panikle çarpan kalbine teslim olup o da yavaşça bıraktı kendini yere.

X

Kendi kanının içerisinde, ablasının yanında gökyüzüne bakarak yatıyordu Trondur. Göğsünden çıkan son nefesle, kendisi ve o gün öldürülen her Nisk için, savaşçılar son yolcuğuna uğurlanırken söylenen geleneksel veda sözlerini mırıldandı: Bir savaşçı asla ölmez, çünkü savaş hep devam eder.

 


Copyright M.Ö. Bilmemkaç - M.S. Herhangi bi gün (C) (R) (P) (CRAP) Beneath the Ground
Her Hakkı ölümü tadacaktır
İzinsiz kullanımı Transilvanya yasalarına göre yasaktır.