|
-James Sunderland, karısıyla beraber balayından dönerken bir trafik kazası geçirmiş ve bu kazada eşi Catherine yanarak hayatını kaybetmişti -
Kazanın ardından James psikolojik olarak yıkılmıştı. Kendisini bir suçluymuş gibi görüyordu ve ömrü boyunca da öyle yaşayacaktı. Kazadan kendisi kurtulmuştu, Catherine'i de kurtarabilirdi. Fakat yapamadı, Catherine gözlerinin önünde yardım çığlıklarıyla yanarak can vermişti. Bu yüzden kendisini asla affetmeyecekti ve Catherine şuan hayata dönse, onun da kendisini affetmeyeceği düşüncesiyle kahroluyordu.
Kazadan sonra James kendisini toparlamış, kaza esnasında sırtından aldığı yarayla şuursuz bir şekilde ilerlemeye başlamıştı. Nereye gitmesi ve ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Aklında arkasında bıraktığı çok sevdiği eşi Catherine'in hayaliyle, gece karanlığının önünü kestiği yolda ilerliyordu. Birdenbire gözü parmağındaki nikâh yüzüğüne takıldı. Zihninde Catherine'in hatıraları belirmişti. Yaşadıkları onca güzel şeyin ardından bu olanlara inanamıyor, inanmak istemiyordu. Catherine'e bir özür borçluydu ve onu sevdiğini kanıtlamalıydı. Sırtındaki yaranın acısını unutup, büyük bir ızdırapla, tüm dikkatini yüzüğe vermişti. Ardından, yüzüğü ömrünün sonuna kadar parmağından çıkarmayacağına yemin etti. Catherine gibi o da parmağındaki yüzükle ölecekti.
Tanımlayamadığı birtakım şeyler hissediyordu. Nefes alması güçleşmişti. Yaşamak istemiyordu, artık Catherine yoktu; bundan sonra o da olmamalıydı. Epeyce kan kaybetmişti ama bu ilerlemesine mani olmuyordu. İçinde, her ne kadar yaşama isteği tükenmişse de; birilerinin ona bu cezayı verdiği ve onu yaşamaya mecbur ederek, cezasını çekmesini amaçladığı hissi vardı. Soğukkanlı davrandığını fark etti. Belki hissettiği garip şeylerdendi, belki de şuuru tam olarak yerinde olmadığı içindi. Bir an için arkasını döndü ve yanan arabasının, karanlığa rağmen fark edilen dumanlarını gördü. Acıyla, o dumanların arasında Catherine'in de küllerinin olduğunu düşündü.
James, aklındaki bu düşüncelerle uzun bir yol yürümüş ve bir kasabaya varmıştı. Hatırlamıştı, burası daha önce birkaç kez yakınlarından geçtiği Shingerfield Kasabası'ydı. Çok yorulmuştu, yarasına rağmen onca yolu yürüyebilmişti. Aklında hâlâ aynı düşünceler vardı. Catherine'i öylece o hâlde bırakamazdı, yardım bulmalıydı.
James uzun bir arayışın ardından kasabanın polis istasyonunu bulmuş ve acıyla, başından geçen anlatmak istemediği o korkunç olayı bir kez daha yaşıyormuş hissiyle polislere anlatmıştı. Polisler ilk önce ona, tavırlarından dolayı sarhoş zannedip inanmamış ancak daha sonra sırtındaki yarayı fark edip yardımcı olmuşlardı. Kasaba şerifi James'ten olay hakkında bilgi aldıktan sonra, kontrol için oraya motosikletli bir polis devriyesi göndermişti. Bu arada polisler James ile ilgilenmiş ve yarasını tedavi etmişlerdi. Yarası çok ağır değildi ama derindi. Kaza anında James'in arabası takla atmış ve bu esnada sırtı yamulan tavana çarparak yarılmıştı.
Aradan yaklaşık bir saat geçmişti. Sabah olmak üzereydi. James ise çaresiz bir bekleyiş içerisindeydi. Aniden polis telsizinden bir çağrı sesi duyuldu. Telsizin sesiyle James'in dalgınlığı bir anda bozuldu. Şerif, aceleyle telsize cevap verdi. Telsizdeki, şerifin gönderdiği polis devriyesiydi. Olay yerine ulaşmış ve olay hakkında bilgi vermek için telsizle aramıştı. Şerif devriyeden durumu bildirmesini istedi. James, Catherine'in kaza yapan arabasının içinde yanarak öldüğünü anlatmıştı. Fakat devriyenin söylediği şey korkunçtu.
Devriye olay yerinde yalnızca hurda hâlinde, yanmış bir araç olduğunu, içinde ise herhangi bir ceset olmadığını bildirdi. Duyduğu şey karşısında James şok olmuştu. Bunun nasıl olabileceğini düşündü. Catherine'in, gözlerinin önünde arabada yanarak can verdiğine acıyla tanık olmuştu. Şerif, cesedin aracın yakınlarında bir yerlerde olma ihtimalîne karşı, devriyeden olay yerini iyice araştırmasını istedi. Ancak devriye, havanın henüz aydınlanmadığından dolayı araştırmaya sabah devam etmenin daha doğru olacağını söyleyerek polis istasyonuna geri dönmek için izin istedi. Bunun üzerine şerif devriyeye, oraya geleceğini bildirdi ve oraya gelene kadar da çevreyi iyice kontrol etmesi emrini verdi.
James hâlâ şoktaydı. Kendini iyi hissetmiyordu. Duyduklarına inanamamıştı. Şerif, James'e endişelenmemesini, cesedin mutlaka aracın yakınlarında bir yerlerde olabileceğini söyleyerek onu teselli etmeye çalışsa da, James anlatılanlara inanmak istemiyor, Catherine'in cansız bedeninin arabanın içinde olduğunu umuyordu. Belki devriye onu görememişti, beki de düşük bir ihtimâl dahi olsa Catherine'in bir şekilde aracın içinden çıkarıldığını, neticede de arabanın yakınlarında bir yerlerde olabileceğini düşündü. Ama neden? Belki kaderdi, belki o ölmemişti. Bunları düşündükçe kahroluyor, yaşadıklarını bir türlü kabullenmek istemiyordu. Bu bir kâbus değildi. Çünkü onun için bu kadar kötü bir kabus olamazdı. Yaşadıklarının ya bir şaka, ya da bir oyun olabileceğini düşündü. Ama ne olursa olsun, sonuçta yine de kötüydü. İçinde, başından beri hissettiği o garip his vardı. Zihninde bir şeyler belirmişti, belki de bir ipucuydu.
Sabah olmuş, şerif ve James yanlarında ayrı bir araçta iki polis memuru ile olay yerine ulaşmıştı. Şerifin gönderdiği devriye oradaydı. Araçtan ilk James indi ve hızlıca devriyeye yaklaşarak, böyle bir şeyin olabileceğine inanmamasına rağmen ''Onu bulabildin mi?'' diye sordu. Devriye, başını sallayarak ''Maalesef'' yanıtını verdi. O sırada, araçtan inmiş olan şerif diğer iki polis memuruna; etrafı araştırmaları emrini verdi. James, devriyenin verdiği cevap karşısında donup kalmıştı. Başını çevirdi ve orada duran, hurda hâline gelmiş arabasını gördü. James, Catherine'in arabada olmadığını biliyordu ama yine de kendi gözleriyle görmek istiyordu. Titrek ve ağır adımlarla, isteksizce oraya doğru yürümeye başladı. Yaşadıklarının ardından, tekrar aynı yerde bulunmak, o korkunç olayın bir kez daha gözlerinin önünde canlanmasına neden oluyordu.
Arabası çoktan sönmüştü, ters dönmüş bir şekilde duruyordu. Etrafa, arabanın parçaları ile Catherine'in düğün gecesi taktığı kolye ve takıları yayılmıştı. Arabanın birkaç metre ilerisinde, Catherine'in bembeyaz gelinliği duruyordu. Boyun ve omuz kısımları yanmıştı. Bu manzara karşısında James'in gözleri dolmuştu. Catherine'in, arka bagajın yakınında duran yarısı yanmış bavulunu fark etti. Kendi bavulu da oradaydı, içinde düğün gecesi giydiği tamamen yanmış kıyafeti vardı. Ama önemsemedi bile, aklında yalnızca eşi Catherine vardı. O sırada devriye, araştırması sonucu şerife topladığı bilgileri veriyordu, James'in gördükleriyle farklı olan hiçbir şey yoktu.
James, aracın yanına gelerek, bitkin bir şekilde dizlerinin üzerine çöktü. Yavaşça yutkundu. Tüm cesaretini topladı ve hafiften başını önüne eğerek, karısının orada olduğuna eminmişçesine ama umutsuzca korku dolu gözlerle, tüm bu olanların başlangıcı olan arabasının içine baktı... Duydukları doğruydu, Catherine gerçekten arabanın içinde değildi. Öylece kala kaldı. Bunun bir açıklaması olmalıydı.
O sırada, şerifin etrafı araştırmaları için gönderdiği iki polis memuru araştırmalarını bitirmiş ve şerifin yanına dönmüşlerdi. Şerifin sorusu üzerine polisler; cesede ve anormal olan hiçbir şeye rastlamadıklarını söylediler. James konuşulanları duymuştu. Hâli hiç değişmedi. Kim ne derse desin, çok sevdiği eşi Catherine artık onunla beraber değildi. Her şeyi kabullenmişti, tavırları yine de aynıydı. Çünkü, bir şeylerin farkına varmıştı.
Ellerini dizlerinin arasına kavuşturdu ve uzunca bir nefes vererek başını önüne eğdi. Artık tükenmişti. Sürekli neden sorusunu soruyordu içinden. Neden bunlar başına gelmişti? Suçu neydi? İçindeki o garip hissin ne olduğunu hâlâ anlayamamıştı. Kazayı düşünüyordu, nasıl olduğunu anlamamıştı bile. Bir anda kendini kötü bir senaryonun içinde bulmuştu. Bu yaşadıklarının daha önceden hazırlanmış olabileceğini sezinledi ama buna inanmak çok güçtü. Yaşadığı olay çok garip olsa da, tamamen bir tesadüf de olabilirdi. Ancak, içindeki his onu yanıltıyordu. Çok sevdiği eşi Catherine'in ölümüne bile inanamazken, kayboluşuna ise asla inanmak istemiyordu. Eşinin ölüm acısı yetmezmiş gibi, şimdi de onun kaybolmasının acısını yaşıyordu, onun ölümünü zor dahi kabullenmesine rağmen yine de bir cevap arıyordu. Her ne kadar düşünmekte zorlansa da, aklında garip düşünceler vardı. Bu korkunç bir düşünce olsa da, Catherine'in civardaki vahşi bir hayvan ya da birisi tarafından götürülmüş olabileceğini düşünüyordu. Ama devriye ve polis memurları, herhangi bir şey bulamamışlardı. Peki ama Catherine neredeydi? Olanları acı da olsa kabullenmesine rağmen, buna bir anlam verememişti. Belki o ölmemişti, belki de onu öylece bırakıp gitmemeliydi. Bu düşünce içinde büyük bir korku uyandırmıştı. Aklında bir sürü soru vardı. Neden bütün bunlar olmuştu? Bu olanların arkasında hangi güç vardı?
Tüm bu sorulara cevap ararmışçasına, eğik duran başını kaldırarak ağlamaklı gözlerle, tekrar aynı yere baktı. Ve bakmasıyla da tekrar şok oldu. Bu kadarını tahmin etmemişti. Catherine'in oturduğu ön koltuktaki emniyet kemeri takılı duruyordu, yani Catherine emniyet kemerini takmıştı. Emniyet kemeri takılı durduğu halde, Catherine nereye kaybolabilirdi ki? Hem araba tamamen yanmış olmasına rağmen, emniyet kemeri nasıl sağlam kalabilmişti.
James, yaşadıklarını kabullenmiş olsa da, eşinin kaybolduğuna inanmamasına rağmen; gördüğü şey karşısında âdeta zihnini kaybetmiş, bütün umudunu yitirmişti. Neye üzüleceğini bilmiyordu. Eşinin ölümüne mi, yoksa akıl almayacak bir biçimde kayboluşuna mı?
İşin ilginç yanı, Catherine, arabadayken emniyet kemeri takmaktan hoşlanmıyor, rahatsız oluyordu. Bu sebeple emniyet kemeri takmıyor ve arka koltuğa oturuyordu. Ama nedense bu sefer ön koltuğa oturmuş ve emniyet kemerini takmıştı. Üstelik James, o an bunu fark etmemişti. Catherine, belki de bu yüzden ölmüştü. Kaza yapınca, arabadan belki de bu yüzden çıkamamıştı. Eğer James bunu fark etseydi, belki de Catherine kurtulabilirdi. Bu yüzden de kendisini suçluyordu. Düşündü. Ona göre baştan sona her şey ilginçti, ama belki de en ilginci; araba tamamen yanmış olmasına rağmen, emniyet kemerinin yanmamış olmasıydı.
Bu da demek oluyordu ki kaçınılmaz sonun gerçekleşebilmesi için, imkânlar -aslında imkânsızlıklar- bir araya geliyor fakat elden ise bir şey gelmiyordu. Bu nedenle James, yaşadıklarını istemeyerek de olsa her ne kadar kabullenmişse de, diğer taraftan isyan etmesine rağmen; kendisinin değiştirebileceği bir şey olmadığının, kuralların daha önceden konulmuş olduğunun bilincine varmıştı. Peki neden? Böyle bir şeyin olması şart mıydı? Ya da olsa bile, bu kadar acı çekeceğine neden o da Catherine ile beraber ölmemişti? Ya da neden olaylar bu kadar acı gelişmişti? Aklına, bir soru cevaplanmadan başka bir soru takılıyor, acı üstüne acı yaşıyordu. Tek istediği; öldüğünden bile tam olarak emin olmadığı eşi Catherine'in bulunmasıydı. Ama ihtimâller buna imkân vermiyordu.
Emniyet kemeri takılı olduğu için, Catherine bir hayvan tarafından götürülmüş olamazdı. Onun bir insan tarafından götürülmüş olması ihtimâli de yoktu. Zaten oradan geçen birileri olsa, etraftaki değerli takıları alırdı. Geriye yalnızca iki ihtimâl kalmıştı. Ya Catherine ölmemiş ve ona kötü bir oyun oynamıştı ya da başından beri hissettiği gibi, tüm bu olanların arkasında kötü bir güç vardı. Catherine'i ondan almayı başaran bir güç...
Ve James sırtındaki yaranın acısını unutup, sonbahar havasının verdiği hafif esintiyle başını sağa çevirdi ve tekrar parmağındaki yüzüğü gördü! İşte o an olan oldu! Yüzük ona her şeyin cevabını vermişti. Tüm bu yaşadıklarının nedeni, hissettiği garip duyguların sebebi, içindeki o garip hissin kaynağı ve aklındaki tüm soruların cevabı; SILENT HILL'di. Artık bulmacayı çözmüştü. Zihnini bir düşünce sarmıştı, düşündükçe dehşete kapılıyordu. İnanılamayacak bir şeye inanmak zorunda kalmıştı.
James, yaklaşık 7 yıl önce arkadaşı Leonardo Rhine'den bir kitap almıştı. Kitabın adı Silent Hill'di ve kitapta; eskiden bir tatil cenneti olan Silent Hill adlı bu kasabada yaşanmış, korkunç bir trafik yangınından bahsediliyordu. James'in zaten bundan haberi vardı, olayı birçok insan biliyordu. Ama esrarengiz bir olaydı... Bu büyük felâketin ardından kasaba, olanları unutturacakmışçasına yeniden canlandırılmaya çalışılsa da; olayın insanlar üzerinde bıraktığı büyük etki onları kasabadan uzaklaştırmış, orada yaşayanların da kaçarmışçasına ayrılmalarına neden olmuştu. Böylelikle kasabaya uzun bir ölüm sessizliği çökmüştü. Sanki artık, yalnızca ölülere aitti. Adını Silent Hill'den alan bu kitapta ise, gizli kalmış ve de bilinmeyen her şey yazılıydı. James'i düşündüren ise; yaşadıklarıyla, Silent Hill'de yaşananların bir bağlantısı olup olmadığıydı... Arkadaşı Leonardo Rhine'i bulmalıydı. James'e belki yardım edebilirdi. Yaşadıklarının acısını biraz da olsa dindirecek olan belki de oydu. Böyle bir şeyin olamayacağını onun ağzından duymak istiyordu. James ile Leonardo aynı üniversitede tanışmışlar ve yine aynı üniversiteden mezun olmuşlardı. Leonardo psikolog'tu ama Silent olayı ilgisini çekmiş ve böylelikle yazarlığı seçmişti. Silent Hill isimli kitabı da onun ilk kitabıydı. James ise müziğe ilgi duyduğu için müzisyen olmuştu. Fakat James, arkadaşı Leonardo Rhine'i uzun zamandır göremiyordu.
Aslında, James'in başına gelenler bir ilk değildi. Silent Hill'de çıkan bu trafik yangınında yüzlerce kişi ölmüş, bir o kadarı da evsiz ve sakat kalmıştı. Fakat bu bir başlangıçtı, asıl olaylar bundan sonra gelişecekti. 7 yıl sonra ilk kurban seçilecekti ve seçilmişti de. Adı Harry Mason olan ilk kurban her şeyden habersizdi. Zaten kendisinden de bir daha haber alınamamıştı. James, bunları bilmiyordu. Kitapta, ilk kurban ile ilgili bir açıklama vardı. Kitapta; ilk kurbanın verileceği, verilen ilk kurbanla da zincirin ilk halkasının oluşacağı, verilen diğer kurbanlarla da zincirin tamamlanacağı, daha sonra da kimsenin hayal edemeyeceği bir sonla karşılaşılacağı yazılıydı. James bu zincirin ikinci halkasıydı, yani ikinci kurbandı. Her şeyin değişmesi onun elindeydi...
Hava soğumaya başlamıştı. James ise, düşüncelerinin etkisinden bir gecede yaşlanmış gibiydi. Yine de cevabını bilmediği sorular vardı. Silent Hill olayı ve kendi yaşadığı olay, gerçekten bir tesadüf müydü? Hangi amaç için bunlar başına gelmişti? Yaşanılmış olan her şey, birileri tarafından mı kontrol edilmişti? Yaşadığı kazadan geride kalan esrarengizlikler ve çözülemeyenler; sanki James ile alay etmek ve onun neyle karşı karşıya kaldığını göstermek için bırakıldığının kanıtıydı. Şerif ise James'ten kaza ile ilgili olarak şüphelenmişti! Ancak ortada James'i suçlu çıkaracak, kanıt olarak sayılabilecek bir kanıt yoktu. James'in ise, hâlâ aklında çok sevdiği eşi Catherine vardı, bundan sonra da çıkamazdı. Bildikleri James'e yol gösterebilirdi. Sanki eşi Catherine bir yerlerde onu bekliyordu.
X
Kazanın üzerinden 3 yıl geçmişti. Catherine hâlâ bulunamamıştı. James, çok sevdiği müzisyenlik mesleğini bırakmış ve eski yaşadığı yerden, Silent Hill yakınlarına taşınmıştı. Onu buraya tanıdık bir güç çekmişti, üç yıl öncesindeki bir güç.
Geçen zaman kendisine duyduğu nefreti azaltmamış, kendisini affetmemişti. Yine kendisini sorumlu tutuyordu. Söz verdiği gibi parmağındaki yüzüğü hiç çıkartmamıştı. Neden hâlâ yaşama gücü olduğunu bilmiyordu, bu sanki eşinden ona bir mirastı. Sırtındaki yaranın izi ona hep yaşadığı korkunç olayı hatırlatıyordu. Yaranın acısı geçmişti ama Catherine'in yokluğunun acısı o günden beri yüreğindeydi. Olayın üzerinden üç yıl geçmesine rağmen rağmen eşine duyduğu özlem git gide büyüyor, onu kaybetmenin acısı dayanılmaz oluyordu. Üç yıl boyunca insanlardan kaçmış, varlığı unutulmuştu. Yakınları yerini bilmiyor, ondan haber alamıyordu. Hayatının geri kalan kısmında yalnız yaşamak istiyordu. Catherine'den bir gün mutlaka haber alacağını umuyordu.
X
...Ve James bir gün nedenini anlayamadığı bir istekle, evinden dışarı bir adım attı. Sanki haberi varmış gibi dışarıda ki posta kutusuna baktı ve birden irkildi. Yerde bir zarf duruyordu. Hafiften ortadan ikiye katlanmış bir şekildeydi. Geçen onca zamanın ardından böyle bir şeyin olması onu ürpertmişti. Merakla eğilerek zarfa doğru elini uzattı. Zarfın ağzı açıktı ve oldukça kırışıktı. Sanki epey bir zamandır oradaydı. Zarfı eline alarak arkasını çevirdi. Belli ki bir mektuptu ama üzerinde bir şey yazılı değildi. Ona kim mektup gönderebilirdi ki? Telaşla içeri girdi ve zarfın içindeki kâğıdı çıkardı. Okumakta zorlanıyordu. Mektubun kendisine gönderildiğini fark etti. Şaşkın ve kısık gözleriyle kimin gönderdiğini aradı. İşte o an dili tutuluverdi. Gözlerine inanamamıştı, Mektubu gönderen Catherine'di. Korkunun verdiği çaresizlikle mektuba bir göz attı. Yazı Catherine'e aitti ve James'ten hemen yola çıkmasını istiyordu. James, bunun kötü bir aldatmaca olduğunu düşünmeye başlamışken, gördüğü karşısında söyleyebilecek tek bir sözü kalmamıştı. Mektubun gönderildiği yer, SILENT HILL'di...
- James, mektubun ardından yola çıkmaya karar vermişti. Kaybedecek bir şeyi olmadığını biliyordu. Elinde yalnızca, üzerinde belli bir adres olmayan, sadece Silent Hill'den geldiği yazan bir mektupla kala kalmıştı. Silent Hill'de başına nelerin geleceğini bilmiyordu-
|