Ana Sayfa La Résistance Giriş Yazısı


Gönderen Şafak Devriyesi
Kerem ya da Alp 



« 24 Kasım 2008»

Şarkıyı yazan: Dave Mustaine(Megadeth)

Öykünüp de öyküyü yazan: Kerem ya da Alp


Thermal count is rising...

Sıcaktı. Her şey eriyor gibiydi ve dünyam buğuların arkasına gizlenmişti. Bir zamanlar sert olan zemin her adımımda daha çok çamurlaşıyordu. Gidiyordum, gitmek istiyordum ama bir yön yoktu. Aradığım şey soğuktu ve yakında bulmazsam erimeye başlayacaktım ben de. Ateşimin yükseldiğini hissediyordum ve derimin yandığını. Bir yangın gezegeninde yaşıyordum artık ve itfaiye uyuyordu. İleri düzeyde katarakt gibiydim ve soluduğum hava burnumu, akciğerlerimi yakıyordu. Koşmak istedim çılgınca, bir yerlerde hava soğutuculu bir bina olmalıydı ama benim titreyecek halim bile yoktu. Ayaklarım çamurun bir parçası olmuştu ve yere düşüyordum. Beynimin sıcaktan uyuşmuş olması bile acımı azaltmamıştı.

Sıcaktı. Uyandım. Saat daha akşam olmadığını gösteriyordu. Ama tekrar uyuyamazdım. Yastığım, yatağım ter içinde kaybolmuştu. Her tarafıma yapışan ıslaklıktan kurtulmak için hızla kalktım. Enerji sorunu aşılamayacak gibi görünüyordu, soğutucuların güçleri gittikçe daha erken azaltılmaya başlanmıştı. Kaybettiğim terin yerini doldurmak ve biraz olsun serinlemek için günlük su hakkımın beşte birini tek seferde içtim. Besinlerimi almak için erkendi, programı bozamazdım. Püskürtücünün altına girip terden arındım. Oturup zamanın geçmesini bekledim, uyuyor olmam gerekiyordu. Rüyamı hatırlamaya çalıştım ama tek bildiğim kötü olduğuydu. Boşluğa baktım uzun uzun, beynim dinleniyor, zaman geçiyordu.

Sıcaktı. Besinlerimi aldım. Normal saatte uyansam püskürtücüde geçireceğim zaman bana kalmıştı. Çıkma vakti yaklaştığı için soğutucular kapatılmaya başlamıştı. Külotumu hazırladım ama giymek istemedim. Bu sıcakta derisi bile fazla geliyordu insana. Hepsini çıkarmak istiyordum, derimi, yağ dokusunu, kasları. Serinlemek istiyordum. Hareketsizken bile yavaş yavaş terlediğimi hissediyordum. Metabolizmam yavaşlamıştı, hareket edecek halim yoktu, terlemeler ve yetersiz beslenmeden zayıf kalmış bedenimi taşıyamıyordum artık. Kafa derimden akan terler gözlerime doluyor, görüşümü bozuyor, gözlerimi yakıyordu. Çıkma vaktinin gelip kapıların açılması için sabırsızlanıyordum. Birilerinin yeni bir enerji kaynağı ya da az enerji tüketen soğutucular icat etme vakti gelmişti. Bu şekilde devam etmek mümkün değildi, soğutuculara güç verilmeliydi.

Sıcaktı. Çıkmaya artık iki dakika vardı ki soğutucu sistemi hiçbir işe yaramaz oldu. Külotumu giyip kapıya yaklaştım. Kendimi dışarı atmak için sabırsızlanıyordum. Umarım soğuk bir gece olurdu.

Sıcaktı. Ve giderek ısınıyordu.


...in perpetual writhing...

Kapının açılmasıyla birlikte bir sıcak hava dalgası çarptı yüzüme sertçe. Umutlarım erimiş, tüm enerjim şimdiden tükenmişti. Yaşam üst üste gelen düş kırıklıklarından oluşan şekilsiz bir yığına dönüşüyordu hızla. Adımımı attım her zamanki çoraklığa. Her gece yürüdüğüm yollardan yürüyerek her gece gittiğim hizmet odasına gitmek beynimin çalışmasına bile ihtiyaç duymuyordu ama sıcağın tek başına yeterince yorduğu bedenim her adımı zorlukla atıyor, ayak bileklerim üstlerine binen yükten sızlıyor, dik tutmaya gücüm yetmeyen başım öne eğik, sanki yeni bir şey görme ihtimali varmışçasına adımladığım yola bakıyordu. Tek gördüğüm şey ise rüzgarsız havada sadece adımlarımın etkisiyle yer değiştiren gri kahverengi topraksı kum yığını üzerinde, sağ-sol sağ-sol işleyen makine gibi ayaklarımdı.

Hayat ebedi bir kıvranmaydı sadece. Her gece aynı acılar, aynı yorgunluklar. Doğmuştum, bekliyordum, ölecektim. Bitiş çizgisi yüzüme çarpmadan önce ne kadar zaman geçeceği hakkında bir fikrim yoktu, başlangıç çizgisinin ne kadar geride kaldığına dair de. Belirsizlikten gelmiş belirsizliğe gidiyordum. Hiçbir şey bana ait değildi veya var olan tek şey bendim.

Tek bir gökyüzü için çok fazla karanlık vardı.

Hizmet odama girdim yine tam vaktinde. Besin hazırlayan makineleri gözlemliyordum bir hata olursa fark etmek ve düzeltmekle yükümlüydüm.

Hata filan olduğu yoktu.

Her şey kusursuzdu. Besinlerin hazırlanışı kusursuzdu, tüketilişi kusursuzdu, vücuttan atılması kusursuzdu. Geri dönüşüm hattını izleyerek arıtma tesislerinde zararlı maddelerden temizlenip geri kazanım yoluyla besin üretiminde kullanılışı da kusursuzdu.

Ben kusursuzdum. Olmalıydım.

Her şey döngü halindeydi. Aynı yerde daire çizip duruyordu hayat. Buradan daha önce geçmiştik, ondan önce de. Yarın da geçecektik, sonra ki gün de. Uyanırdın, çalışırdın, uyurdun.

Azot döngüsü. Su döngüsü. Karbon döngüsü.

Doğ. Yaşa. Öl.

Bir başlangıç ancak bir son varsa mümkündür. Ne kadar hatırlayamasam da umarım bir başlangıç olmuştur.

Düşünceler bedenden hızlı hareket eder. Hayallerini yakalayamaman işte bu yüzden.


...the primordial ooze...

Değişen hiçbir şey yoktu ezeli çamurda, yalnızca solucanlar değişiyordu. Önce dört uzun çıkıntısı olmuştu solucanların, sonra da her çıkıntının ucundan beş kısa çıkıntı gelmişti. Işığı algılayan hücreler, sesi algılayan, tat alan... Ayrıntılar sadece.

Çıkma vakti yaklaşıyordu. Biraz daha su yudumladım. Az kalmıştı, gerisini sabaha sakladım. Bugün de hiçbir iş yapmamıştım. Sadece tüketiyor, günü geçiriyordum.

Oda ısınmaya başlamıştı ki kapı açıldı. Gece daha fazla direnemeyecek gibiydi güneşe, karanlık kırılıyordu. Hızlı yürümem gerekecekti odama bu sefer. Karanlık yaşam demekti, ışıksa ölüm. Aynı yolu tekrar giderken ters yönde, güneşin nasıl bir şey olduğunu düşündüm. Yapay ışıkların daha büyük ve öldürücü haliydi herhalde.

Yürüdüm. Odamın kapısını görmüştüm ki şafak devriyesinin sirenini duydum. Koşarak girdim içeri. Güvendeydim artık. Aydınlıkla aramda kalın duvarlar vardı. Uyuma odam güvenliydi, hızla geçmem gereken yol tehlikeliydi, çalışma odam güvenliydi. Tüm evren bu kadardı işte.

Soğutucuların huzur veren uğultusu yükselirken külotumu çıkardım. Odam sterildi, odamda korkacak hiçbir şey yoktu, odam bana aitti, odam bendi. Hiç acıtmayan bu tam ayarında ışık, tam hızına ulaşmış soğutucuların verdiği tam ayarında serinlik, az sonra yiyeceğim tam gereken miktardaki besinlerim, metabolik gereksinimlerime tam uygun uyku saatim. Her şey tam olması gerektiği gibiydi.

Dün sabah yarım kalan uykum hariç.

Besinlerimi aldım. Başımda bir ağrı yola çıkmış geliyordu, içimi bir boşluk dolduruyordu ve bir yangın tırmanıyordu ayaklarımdan.

Çıldırmak, hiç çıldırmamışların sandığı kadar zor değildir.

Uçurumun eşiğindeydim ve adımlarımı yalnız uyku durdurabilirdi. Uykuluk su miktarımı içiyordum ki ellerim titremeye başladı.

Gerçek beyin jimnastiği başlıyordu işte. Sağ lob yukarı, sağ lob aşağı, sol lobu yavaşça salla, kanı çek, bırak.

Beynimin kansız bir çöl olduğunu hissediyordum, aynı zamanda da kan içinde boğuluyor gibi de geliyordu.

Şakaklarımın biraz yukarısından içeri çiviler batırıyordu birisi. Kafamın tam tepesinde havalandırma deliği açıyorlardı matkapla.

Algı dünyam koca bir göldü ve bir sürü yaramaz çocuk üzerinde taş sektiriyordu.

Bu mükemmel dünyada kimsenin delirmeye hakkı yoktur. Nankörlük olur bu.

Ben bir hatayım.

Varoluş matematiğinin tek irrasyonel sayısıyım.

Delirdim.


...and the sanity they lose.

Doğar doğmaz ölmüştüm. Az önce yeniden doğdum.

Hiçbir şey ölmez, yalnızca unutulur.

Unutmak olmasa beynimiz çok ağırlaşırdı, taşıyamazdık.

Pulchri omni parae sunt.

Zaman makinesi icat edilse herkes ana rahmine döner.

Var oluşun tek nedeni yok oluşa bir anlam kazandırmaktır.

Tımarhanede doğdunuz, tımarhanede yaşıyorsunuz, tek sağlıklı düşünebilen varlık ben olduğum halde deli olduğumu söylüyorsunuz, tımarhanede öleceksiniz.

Benden kaçarsan kendini bulamazsın.

Laetitus non compos meus!

Gelecek gelirken hepimize ölüm getirecek.

Yıldızlar birer göz yanılsaması, güneş ise bir uzaylının el feneri sadece, şarjı bitebilir.

Son uca gittim ancak hiçbir sonuca ulaşamadım.

There?s no ambition in the competition since they?ve heard every player shall die.

Gözlerin kapalıyken güneş nasıl doğabilir ki?

Kaç. Ağla. Düşün. Çarp. Vur. Pişman ol. Diren. Öl.

Nihil.

Don?t bother to walk if you?re gonna pass by.

Kaybedecek bir şeyiniz varsa kaybetmeye mahkumsunuz demektir.

Beni sevin.

Ne sen ne de ben biliyoruz doğruyu, ama birbirimizi ikna edebiliriz.

Kuşları öldürmek yerine kulaklarınızı tıkasaydınız ya!

Cfedflghyztvabcyalnızlıkdvsegbaydefölümsnpreliçdvggshopöughisonsuzlukjcdbstypgıusjklk.

Her yerde anlam ararsan hayattan bir zevk alamazsın.

Bana hayran olun.

Cezası olan tek bir suç vardır: Yakalanmak.

Aynı nehirde iki kez yıkanamazsın, su değişmiştir. Aynı gölde iki kez yıkanamazsın, sen değişmişsindir.

Değişmeyen her şey kirlenir.

Geçmiş sandığınız şeyler gelecekte karşınıza çıkıyorsa kayboldunuz demektir.

Toplum var olduğunuzu düşündükçe varsınız.

Homo sapiens. Heh. Komik.

Anlaşılıyorsan yeni hiçbir şey yapmıyorsun demektir.

Zaafların oldukça uçamazsın. Seni dibe çekerler. Uçuruma düşersin uçamayınca ama dibe de ulaşamazsın. Çünkü düştükçe zaafların azalacak, kirlendikçe bağışıklık kazanacaksın kirlere karşı. İçindeki sevgi tükendikçe üzülmek için nedenin de kalmayacak.

Homo consumoris. Evet, bu daha çok uydu.

Bana tapın.

Hiçbir şey bitmez, sadece etkisi azalır.


Awakened in the morning...

Alarmın kulaklarıma tecavüz etmesine önce katlanmaya çalıştım ancak ısrarla devam edince yataktan acıyla fırladım ve sustu alarm. Bedenimdeki her hücre uyumak istiyor, bu isteğin yerine getirilmesi için beynime bağırıp çağırıyordu.

Kalkma saatinin gelmiş, hatta geçmiş olduğunu fark ettiğimde hücrelerimi susturdum. Hızla bir miktar su içtim, besinlerimi aldım, püskürtücünün altına girdim ve külotumu giyerek tam zamanında çıktım odadan.

Işığın çekildiği, karanlığın giderek arttığı göğün altında; aklımda uyuma isteği ile yürüyordum her zamanki yolumda. Attığım her adım en az bir önceki kadar acı veriyordu. Başım, güç yetersizliği çeken soğutucuların nasıl hissettiğini anlamamı sağlayacak bir acı yaratarak kafatasımın içerisinde küçülmüş gibiydi. Her şeyi bir yorgunluk perdesinin arkasından görüyor, bedenimin her gün yapmaktan dolayı ezberlediği şeyleri yinelemesini isteksiz bir gözlemci gibi uzaktan seyrediyordum.

Karnımdan saplanmış bir bıçak göğsüme yükseliyor, burnum hala uykudaymış gibi hafifçe nefes alıyor, gözlerime tozlar doluyor, kırılgan kemiklerim parçalanmanın eşiğinde dans ediyordu. Uyumalıydım.

Niye bu haldeydim, bu hale nasıl gelmiştim? Doğru saatte yattığımda doğru saatte uyanmak hiç de zor gelmezdi bana. Dün sabah kaçta yatmıştım?

Düşündüm. Uyandığımda yatak ters duruyordu, daha doğrusu ben ters yatıyordum üzerinde. Bu ilk kez yaptığım bir şeydi. Su içerken ise yere su dökülmüş olduğunu görmüştüm ama yeni uyanmış olmamdan kaynaklanan bir yanılsama olduğunu düşünmüştüm. Suyu yere dökmeye kim kıyabilirdi ki?

Çalışma odama girip çöktüm sandalyeye. Önümde ekranlar hep aynı şeyleri gösteriyor, kullanılmamaktan üzeri toz kaplanmış düğmeler gelmeyecek bir anı bekliyorlardı. Ben de bekledim. Bir gün bana ihtiyaç olacaktı, bir gün işe yarayacaktım.

Oturdum. O gün, bugün değildi. Çıkış saati geldi, karanlığın rengi açılmaya başlarken ben de dönüş yolculuğuna başladım.

Uyuma odama girdim, uykuya her zamankinden daha çok ihtiyacım vardı. Kendimi yatağa fırlatmadan önce besinlerini aldım ve suyumu içtim. Külotumdan kurtulup çöktüm yatağa.

Çalışma odama giden yolda yürüyordum ancak ortalık fazla aydınlıktı. Her şey ateşli bir sarı renkle parlıyor, sonra da gözüme batıyordu. Kendi ellerim bile farklı gözüküyordu. Gökyüzüne bakacak cesaretim yoktu ama artık siyah değil beyaz olduğunu biliyordum. Şafak devriyesinin sirenleri dört bir yanımı sarmış, ses dalgaları bedenimi sarsıyordu. Kavrulmuş bedenime ne soğutucular yetebilirdi ne de su. Bir soğutucunun içine girmek istiyordum, kendim bir soğutucu olmak istiyordum hatta. Tüm varlığımla suya dönüşmek, yok olmuş su kaynaklarından birinin yerini alıp dünyayı bu halinden kurtarmak istiyordum. Bunlar yerine bir sirene dönüşmüş, yanan kızıl vücudumla yön bilmeden koşuyor, olmadık seslerin ağzımdan çıkışını durduramıyordum.

Uyandım, hala sabahtı.


...to more air pollution warnings...

Sabahın bir saati, hem de daha fazla hava kirliliği uyarılarına uyanmak hiç de iyi olmamıştı. Yatakta dönüp duruyordum ancak uyku benden çok uzaktaydı. Önce rüyam hakkında düşündüm. Ancak yorum yapabilecek kadar uzun süre aklımda tutamadım bir bütün olarak. Yapbozdan parçalar kopuyor, resim anlamsızlaşıyordu. Rüyamın son sahneleri de unutulmuş sıfatını hak ettiğinde düşünecek bir şeyim de kalmadı. Uyumaya çalıştıkça uyumak zorlaşıyordu.

Enerji yetmeyince soğutucular soğutmayı kesip sadece temizledikleri havayı içeri vermeye başladı. Yatağın içinde sağa sola dönüp duruyordum ama uyku iki tarafta da değildi. Belki tavandadır diye düşünüp sırtüstü yattım bir süre, uyku hiçbir yerde yoktu, kaybolmuştu. Eski taktiği kullanıp uykunun bir sıvı olduğunu ve ayaklarımdan başlayarak vücuduma dolduğunu düşünmeye başladım. Ayaklarımı hissetmemek için iyi bir yöntemdi ancak göğsümde bir yerlerde su akıp gidiyordu, belki de göbek deliğim sızıntı yapıyordu.

Uyumak imkansız görünüyordu, ben de son kozumu oynadım, uyumaktan umudu kestim. Ne de olsa her güzel şey hiç beklemediğin, umudu kestiğin anlarda olurdu.

Havada kirli olan tam olarak neydi, niye vardı bilmiyordum, tek bildiğim o havayı solumanın hatta o havayla temas etmenin sağlığa hiç de iyi gelmediğiydi.

Ara sıra üzerime bir ağırlık çöküyor, uyku yaklaşıyordu. Tam gözlerimi sımsıkı kapatıp uyumaya başlıyorum diye sevindiğimdeyse o ağırlık üzerimden kayıp düşüyor, gözlerim uyanıkken olduğunda bile daha çok açılıyordu.

Açılan kapıdan çıktım her zamanki yola, üzerimde koruma kıyafetleri. Gözlük, etrafın renklerini olduğundan da karanlık gösteriyordu. Kıyafet sıcaktan üzerime yapışıyor, her adım bir öncekinden daha çok yoruyordu. Terden kaşınan bedenime beklediği ilgiyi gösteremiyordum, kalın giysinin üzerinden kaşımak olanaksızdı. Yere inmiş koyu gri bulutların arasında yürüyordum, ara sıra görüşüm epey kapanıyordu, yolu ezberden gidiyordum. Birden yanağımda bir rahatlama ve acı hissettim aynı anda. Kıyafetin yırtılması inanılacak gibi değildi ama inanmadığın şeylerin seni öldüremeyeceğine dair bir kuralı yoktu evrenin. Kirli hava ciğerlerime dolarken önce ağzımda kirli, kumlu bir tat hissettim, sonra boğazımda yanma. En sonunda ciğerlerim dolmuş, şişmiş, ağırlaşmıştı. Dudaklarımı kapattım ancak havanın geçtiği yer orası değildi. Yanağımda koca bir delik açılmıştı. Ölümden kaçışın olmadığına karar verdim ve yorgun vücuduma kulak verip hızlı hızlı derin nefesler aldım, ancak soluduğum havada ihtiyaç duyduğum oksijen yoktu. Gözlerim yanar, derim erir, akciğerlerim istifasını teslim ederken yaşamıma sahip çıkmak için hiçbir çaba göstermedim. Ölümün sürünmekten daha kötü olduğu tartışmaya açık bir konuydu.


...still we sleepwalk off to work...

Zilin sesini duyduğumda uyanmak için epey çaba harcadım. Uykuya ne zaman daldığımı hatırlamıyordum ama kendimi dinlenmiş hissetmeme yetecek kadar uzun süre önce olmadığı belliydi. Uyumak için o kadar uğraştıktan sonra bir kabusla ödüllendirilmiş, üstüne bir de bölünmüş bir uykunun kötü anılarıyla tüm günü geçirmeye mahkum edilmiştim. Yanağım hala acıyordu sanki. Beynin rüya ile gerçeği ayırmada ne kadar başarılı olduğunu düşündüm yataktan kalkarken. Ciğerlerimde hissettiğim ağırlık beynin başarısıyla ilgili iyi düşüncelerim için kötü oldu.

Püskürtücünün altına girdim. Odanın sıcaklığından ve üzerimdeki terden bir kurtuluş olarak gördüğüm püskürtücü, kirlilik nedeniyle gücü artırıldığından daha çok bir çivi yağmuru hissi yarattı üzerimde. Püskürtücüden kızarmış bir vücutla çıktım ve besinlerimi alıp suyumu içtim. Çıkmaya hazırlanırken koruma giysimi giydim. İçimde büyük bir korku vardı hala. Yırtılmaya dayanıklı olup olmadığını ölçmek için çekiştirmeyi düşündüm ama buna cesaret edemedim. Rüyam tekrar canlanıyordu zihnimde. Bir rüyam daha ölümümle sonuçlanmıştı. İnsanın gerçek hayatta ölmeden önce rüyalarında kaç kez ölebileceğine dair yürüttüğüm fikirler kapının açılmasıyla son buldu.

Kapıdan dışarı çekinerek adım atarken gördüklerim korkularımı biraz olsun azalttı. Rüyadakinden çok daha iyi görünüyordu çevre. Her zamankinden biraz daha sarımtırak ve pusluydu karanlık. Yıldızları göremiyor olmam orada olmadıkları anlamına gelmezdi.

Ay ışığı yolumu biraz da olsa aydınlatıyordu hala, rüyamdaki kadar kayıp değildim bulutların arasında. Bu daha çok buharın içinde yürümeye benziyordu. Giysinin ağırlığı ve sıcaklığı konusunda da rüyamda abartıya kaçmıştım. Terliyordum, yoruluyordum, giysi üzerime yapışıyordu, ağırlık yapıyordu ancak yine de var olduğuna seviniyordum, beni kirlilikten koruyan bir kalkandı, içinde kendimi güvende hissediyordum.

Uykusuzluk, karanlıktan da, giysinin ağırlığından da daha kötüydü. Gözlerim kapanıyor, başım öne düşüyor, ayaklarım adım atmak için kalkmakta direniyor, dizlerim öne çıkarak kendimi yere bırakıp burada, yolun ortasında uyumam için yalvarıyordu.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen hala uyur vaziyette yürüyordum işe. Bir yandan görev bilinci, iş disiplini ve şartlanma; diğer yandan rüyanın hala içimde bir yerlerde duran korkusunun beni açık havada bulunmaktan kaçınmaya zorlaması arkamdan itiyorlar, beni çalışma odama doğru sürüklüyorlardı.

Kulağımda başlayan çınlama, dengesini yitiren dünyama fon müziği olurken, düşmeye harcayacağım zaman çalışma odama yetişmek için sahip olduğumdan pahalıydı. Katılığını, güvenilirliğini, sağlamlığını, değişmezliğini kaybeden zemini önemsemeden yönünü bulmaya devam edebilen ayaklarımın şaşırtan başarısı beni düşmeden çalışma odama götüren şey olurken, beklenmedik bir ışık gözlerimin en iç noktasında yandı aniden.

Güneşin doğması böyle bir hisse ölümün nasıl olduğunu öğrenmek de çok yakındı. Neyse ki eski dost daimi düşman zaman değişmezliğini hala koruyordu. Güneş hala uzaktaydı ve doğmak için daha çok beklemek zorundaydı. Gözlerimin içinde hissettiğim ise nedenini bilemediğim bir yanılgıydı.


...while our nerve systems jerk.

Uğraşlarım sonunda ulaştım çalışma odama, her zamanki koltuğuma oturdum yine aynı pozisyonda. Her zamanki ekranda yine aynı yazılarla ve içimde bir işe yaramaya dair boşa çıkmaya mahkum bir umutla.

Gözlerim hala doğrudan bir lambaya bakıyormuşçasına yakan, batan, yaşartan garip bir duyguyla kuşatılmış durumdaydı ve barış görüşmeleri ağır şartlar altında sürüyordu.

Ellerimde ve bacaklarımdaki garip bir uyuşma, ağzımdaki garip tatla birlik olmuş gelirken içimdeki savaşın yenilgimle biteceği belki de çoktan belirlenmişti.

Ekrana bakmayı bıraktım, var oluşumun bana yapma kabiliyeti sunduğu her şeyden hemen o anda vazgeçmeye hazır durumda yığıldım koltuğuma, gerçek anlamda hiçbir şey yapmamaya, bozulduğu belli olan bu aptal sistemi kapatmaya uğraştım. Ne var ki sistemimin niyeti daha da kötüydü. İçimde şiddetlenerek yayılan bir istek vardı: düşünmek. Bu hata artık haddini fazla aşmıştı ve durdurulmalıydı. Yaşam kullanım kılavuzunu çıkardım ve daha önce okumaya gerek duymadığım o bölümü okumak için gözlerimi düzgün çalışmaya zorladım:

Yaşam Kullanım Kılavuzu

-D-

Düşünmek: Hatasız çalışması istenen bir yaşamda var olmasından dikkatle kaçınılması şart olan eylem. Referans olarak Worse grubundan "Just do it, you can think after" dizesi alınabilir. Gereksiz bilgileri sevelim: 2010lu yıllarda bir süreliğine ünlü olan bu grup, bahsi geçen dizeden dolayı o zamanın en büyük spor giyim firmalarında biri tarafından mahkemeye verilmiştir. Firma, grubu reklam sloganlarını kullanmakla suçlamış ancak dava düşmüştür.

Kılavuzu kapattım. Ekranda herhangi bir değişiklik yoktu. Çok yabancı bir duyguyla doluydum, tanımlayamıyordum. Hayatın akışına bir müdahalede bulunmak, dış dünyaya bir etki bırakmak istiyordum. Beklemeyi bırakmak ve sonunda gerçekten bir şeyler yapmak. Bu hisse karşı koymaya çalışıyordum, tozlanmış tuşlar ise önümde çölleşmiş bir boğazla uyandığım bir akşam beni karşılayan su şişesi gibi davetkar uzanıyordu. İstem dışı uzattım ellerimi, titriyorlardı. Kulaklarım çınlamaya başladı. Uyumak isteyen zihnimin acil durum sinyali olmalıydı bu.

Nerdeydim ben? Bu önümdeki alet ne? Bu odaya ne zaman geldim? Bilinmezliğin ortasında oturuyordum. Zaman ve mekan algım rüzgarla uçup gitmiş birer kum tanesiydi.

Kendime geldim. Bir anlığına yitip gitmiştim. Beynimin de enerjisi kesiliyordu soğutucular gibi. Parmak uçlarıma iğneler batıyordu sinir sistemim çökerken. Uyumazsam ölebileceğimi anladım.

Ellerimi göğsümde kavuşturdum, sandalyemde geriye yaslandım. Gözlerimi kapatıp beynimin aktivitesini en aza indirdim.

Tuşların üzerinde bıraktığım parmak izleri görmüş olduğum rüyalar gibi unutulmaya mahkumdu.

Uyuyamasam da zihnimin çökmesini engelleyebilmiştim. Zaman sanki bir yere yetişmesi gerekiyormuş gibi akıp gitti. Çıkma vaktinin gelişine ve kapının açılmasına karanlıkta büyüyen gözbebeklerim kadar doğal bir biçimde tepki vererek kalktım ve koyuldum aynı yola gerisin geri. Ben mi koruyucu giysinin gözlüğüne alışmıştım yoksa çevre kirliliği mi azalmıştı bilemedim uyuma odasına girip de kirlilik uyarısının azaldığını görene kadar. Korunma giysilerini arındırma makinesine koyduktan ve ek önlem olarak püskürtücüye girdikten sonra besinlerimi ve suyumu tüketip uzandım yatağa.


Pretending not to notice...

Ne zaman uyuduğumu bilmesem de tam zamanında uyanmış olmak güzel bir duyguydu, üstelik rüya da görmemiştim. Kalkıp her zamanki şeyleri yaptıktan sonra yola koyuldum. Beynim gayet düzgün çalışıyordu, çalışma odasına hiçbir sorun yaşamadan ulaştım.

İçeri girince, dinlenmiş bedenimde uygunsuz duran bir yorgunlukla çöktüm sandalyeme. Bu normal değildi işte. Herhangi bir fiziksel yorgunluk çekmiyordum ancak hiçbir şey yapacak halim de yoktu nedense. Bir şey yapmama ihtiyaç olmadığından bu sorun oluşturmayabilirdi ancak kendimi kötü hissetmeme neden oluyordu. Tam olarak kurtulamamıştım hastalıktan, uçurumdan düşerken son anda kenara tutunmayı başarmıştım yalnızca. Kendimi yukarı çekmeli ve uçurumdan mümkün olduğunca uzaklaşmalıydım. Birkaç gün daha doğru düzgün uyumak yeterli olacak mıydı buna? Peki ya uyuyamazsam?

Oturuş pozisyonumu değiştirdim, sebepsiz yorgunluk gitmiyordu üzerimden. Sıkılmıştım ama beni sıkan şeyin ne olduğuna dair bir fikrim yoktu. Sorunumu tanımlayamadığım için bir çözümün varlığı imkansızlaşıyordu.

Var olmaktan bıkmıştım.

Ekran bana yapabileceğim herhangi bir şey sunmuyordu makinelerin kusursuz dünyasında. Boş durmaya ise dayanamıyordum. Yorgunluğum belki de uzun süredir hiç yorulmamış olmamdan kaynaklanıyordu. Var olmaktan bıkmış değildim, uzun süre önce vazgeçmiştim. Bir şeyler yapmadıkça, üretmedikçe, dış dünyada bir etki bırakmadıkça var olduğumu nasıl iddia edebilirdim ki?

Hiçbir şey yapmıyor olmaktan sıkılmıştım.

Düşünmek bile iyi gelmişti halsizliğime. Paslanmış bir püskürtücü gibi hissediyordum. Yaşam kullanım kılavuzunu aldım elime, okumak zihnimi meşgul edebilirdi.

Uyumak: Vücudumuzu dinlendirip ertesi günkü çalışmamızın verimliliğini artıran, doğru saatlerde yapıldığında faydalı eylem.

Rüya: Uykunun yararlılığını azaltan, ancak engellenemez sanrılar. Mümkün olmayan rüyalar görmek ise sistemde bir hata olduğunu belirtir.

Değişmek: O ana kadar başarılmış her şeyin bir anda anlamsızlaştırılması, harcanan emeklerin boşa çıkarılması. Kurulu düzenin tüm getirilerinin yitirilmesi. Değişmek kabul edilemez. Düşünülemez. Değişmek ölmektir.

Yürümek: Ulaşım yöntemi. Dik durularak sırayla bir ayak diğerinin önüne atılır.

Püskürtücü: Temizlenmek için kullanılan, basınçlı sıcak hava püskürten alet.

Su: Oldukça az bulunan değerli madde. Yaşam için vazgeçilmezdir. Günlük tüketilmesi gereken su miktarı tek bir damla aşılmamalıdır. Az içmek ise vücudu çökertir.

Külot: Hastalık kapmaya uygun olan vücut kısımlarını örtmek için kullanılan, bedene göre şekillendirilmiş kumaş. Açık havaya çıkarken veya bir yere otururken kesinlikle giyilmeli.

Kitabı yerine koyarken tuşlardan birkaçının üzerindeki tozların silinmiş olduğunu fark ettim, ben mi yapmıştım onları? Dün neler yaptığımı doğru düzgün hatırlayamıyordum. Parmaklarımı gezdirdim yeniden tuşların üzerinde. Boğazıma tıkalı sıcak bir taş hissediyordum, alnımda tomurcuklanan buzdan terler. Korkuyla geriye sıçramak isteğimi zor bastırıyor, heyecanla sakinleşiyordum. Havada ve zamanda asılı kalmışken çıkma vaktini belirten sesi duyunca bir anda fırladım sandalyeden ve üzerindeki ağırlık artan parmaklarım istemeden bastı tuşlara. Ekrandaki görüntü değişmişti. Alt kısmın çoğu beyazdı, en üstte ise çeşitli semboller vardı. Aradaki beyaz satırın üzerindeki görünüp kaybolan çizgi beni çağırıyordu. Ne yapacağımı şaşırdım, olanları fark etmemiş gibi davranarak çıktım hızla dışarı. Geç kalmıştım. Tüm gücümle koştum ışığa yakalanmamak için. Böyle zorlanmaya alışık olmayan vücudum çığlık çığlığaydı. Daha yolun orasındayken duydum şafak devriyesini. Daha yüksek, daha acıydı bu sefer sesi. Ya o değişmiş olmalıydı, ya da ben. Korkuyla hızlandırdım adımlarımı.


...how history had forebode us...

Soluk soluğa girdim odaya, arkamdan kapanan kapı hayatımı kurtardı. Yatağıma kadar yürümeyi bile zorlukla başarıp attım kendimi üzerine. Bir süre dinlendim. Acıkmış ve susamıştım, kalkıp besinlerimi aldım. Kana kana içtim suyu dibine kadar. Uyanma ihtimaline karşı birazını bırakmamış olmak rahatsız ediyordu beni ama bunu düşünemeyecek kadar yorgundum. Hem belki de uyanmamın nedeni uyanma ihtimalime karşı tedbir alıyor olmamdı.

Sırtüstü uzanarak kapadım gözlerimi. Soluk alışverişim hala normalden hızlıydı. Karnımda bir ağırlık hissediyordum, bacaklarımda ise ağrı. Ayaklarımın yerlerinde olduğunu bilmemi sağlayan tek şey ise onları görmemdi. Başımdaki damarların kapasitelerinin sınırlarında şişmiş olduklarını hissediyordum, kafam patlamak üzereydi. Her şeye rağmen garip biçimde mutlu hissediyordum kendimi.

Rüyada olduğuma göre uyumuş olmalıydım. Donuk bir beyazlığın üzerinde, soğuk gri duvarlar arasında bir koridorda tek başıma dikiliyordum. Birden parladı beyazlık, ayaklarım yanıyordu. Olduğum yerde zıplamaya başladım, başka bir hareket kabiliyetim yoktu. Zıplarken ellerimi zorunlu biçimde iki yana açıp yukarı sallıyor ve kaynağını bilemediğim bir dürtüyle hep yukarı bakıp oradan yardım diliyordum. Birden önümde tuş takımını gördüm. Çalışma odamdaydım, aynı zamanda hala o beyaz alevde zıplıyordum da. İki ayrı varlığa bölünmüştü zihnim. Parmağımı uzatıp tuşlardan birine bastım. Tam o anda öne doğru itildim sertçe. Havada süzüldüm ve yeniden düştüm iki ayağımın üzerine. Yine zıplıyor ve yardım çağırıyordum. Arkama baktım göz ucuyla. Beyazlığı kirleten siyah bir iz vardı. Arkama dönemediğim için pek de iyi seçemiyordum. Çalışma odasındaki ben bir tuşa daha bastı. Bu sefer öne doğru uçtum oldukça uzun gelen bir süre boyunca. Arkamdaki lekeler sonsuzlukla temasta görünüyordu. Çalışan ben bir de yandaki yeşil oka tıkladı.

Yok oldum.

Sıçrayarak uyandım. Ellerimi iki yandan şakaklarıma sıkıca bastırarak bir çığlık attım iki büklüm otururken. Çıldırıyor olmaktan nefret ediyordum.

Günün ortasında uyanmayı alışkanlık haline getirdiğimi düşünürken fark ettim soğutucuların çalışmıyor olduğunu. Çıkarmayı unuttuğum, üzerime terden yapışmış külotumdan kurtulup geri uyumaya çalışmayı planlarken çalmaya başladı alarm.

Erken uyanmamıştım, en azından bir şey düzgün gidiyordu.

Püskürtücü, besin, su, külot, kapı, yol. Her zamanki güzel düzen. Hiçbir sorun, zorlanma yok. Kirliliğin de eski haline dönmüş olduğunu gözlemledim yürürken.

Çalışma odasına girip çöktüm koltuğuma. Siyah tuşlar önümde karabasan gibi uzanıyordu. Uykum geldiğinde yatağa uzanmam kadar doğal gelen bir hareketle elimi uzatıp bastım onlara.

Önce o beyaz ekran çıktı, başka bir tuşa basmam tek satırlık bölgeyi yazıyla doldurdu. Yeşil oka basmadan önce ne yapmakta olduğumu fark ederek tereddüt ettiysem de durduramadım kendimi.

Büyük beyaz kısım yazılarla ve resimlerle doldu.

Bir kez koşmaya başlamıştım artık ve duracak değildim, okumaya başladım onları.

"Gelecek tehdit altında... küresel ısınma 1950lerden beri dikkat çekmeye başladı...sıcaklık artışının gelecekte insan yaşamını etkileyeceği tahmin ediliyor...şubat 2007 tarihli BM raporuna göre...+2 derecede su sıkıntısı başlayacak...kum fırtınaları tarımı yok edecek... "

Bu yazı oldukça eskiydi. Gelecek tahmini olarak anlatılanlar ise şimdi çevremdeydi. Odalar, makineler, ben. Tarihin bizi nasıl öngörmüş olduğunu okurken makineler benim gözetimim olmadan da devam ediyordu kusursuz işleyişlerine.


...with the green house in effect...

"Fosil yakıtların kullanımı nedeniyle oluşan sera etkisi ile sıcaklık hızla artıyor yerküremizde. Birçok ırmak şimdiden kuruyup sızıntı seviyesine inmiş durumda. Kurumuş zeminde çürüyen balık cesetlerine balıkçıllar bile ilgi göstermiyor. Büyük nehirler bile tehlike altında."

Bu yazının yan tarafında alt alta duran iki görüntü karesi vardı. Üsttekinde inanılmayacak kadar çok su, ağaçların arasından köpükler saçarak akıyordu, diğerinde ise çatlamış, tozlu zeminin üzerinde ilk görüntüye göre az ama benim için yine de çok miktarda su ve çevresinde yatan, oval ve gri hayvanlar vardı. Balık denen şeyin bunlar olduğunu düşündüm.

"Radikal çevre örgütü Mavidünya üyeleri, bahçesinde havuz bulunan birçok evi ateşe verdiğini yaptığı açıklamayla kabul etti. Polisten gelen raporlar ise can kayıpları olduğunu doğruluyor."

"Dünya Çevre Örgütü, Pinus Nigra?nın da koruma altına alınan ağaç türleri arasına girdiğini açıkladı. Ormanlık alanlara sahip ülkeler, diğer ülkelerden gelen saldırı tehditleriyle karşı karşıya. Orduların en büyük sorunu ise su sıkıntısı."

"Dünya genelinde büyük bir açlık sorunu baş gösterdi. Toplum düzeni yıkılmış durumda. Aç ve susuz insanların diğerlerine saldırıları karşısında polisin gücü günden güne daha da yetersiz kalıyor."

Okumayı sürdürdüm, gözlerim ekrana bakmaktan yanmaya ve batmaya başlamıştı, kontrolsüzce kırpıştırdım hızla bu sefer de yaşlandılar ve görüşüm bulanıklaştı. Başım ağrımaya başlamıştı, ancak durmak istemiyordum. Birileri neden bu halde olduğumu yazmıştı, bense bu güne kadar düşünmemiştim bile bu konuda.

"Denizler çılgınca yükselmeye devam ediyor. Tarih boyunca avantajları nedeniyle hep deniz kenarına kurulmuş büyük şehirler, o ihtişamlarının bedelini şimdi su altında kalarak ödüyor. Her ülkenin birçok Venedik?i var artık ve Atlantis olma yolunda hızla ilerliyorlar. Şehirlilerden iyi yüzme bilip de hayatta kalmış olanlar ise iç kısımlara göç ediyor ancak buradaki hali hazırda su ve yiyecek sıkıntısı çeken insanlar tarafından pek de hoş karşılanmıyorlar. Dünyanın her yanından silahlı çatışma haberleri geliyor. Devlet düzeni ve yasaların yerini artık en ilkel kural olan güçlü olanın hayatta kalması aldı. Silah ve cephane bulmak giderek zorlaştığından kullanılan silahlar gittikçe ilkelleşiyor. Hiçbir şey bulamayan insanlar sonunda dişlerini ve ellerini kullanmayı da hatırlayacaktır. Hiç değişmeyecek olan şey ise ölümler."

"Her gün yeni bir nehrin kuruduğu haberi geliyor. Koca Nil, çölün ortasında açık unutulmuş bir musluğa dönüştü. Sarı Nehir kanalizasyondan farksız durumda. Amazonu kurtarmak için çalışmalar sürüyor. Mississipi Nehrinin koruma altına alınması için toplanan eylemcilerin üzerine ateş açıldığı söylentisi hiçbir resmi makam tarafından kabul edilmedi."

Birçok yazının kenarına çeşitli resimler vardı: Ağaç olduğunu anladığım büyük yeşil nesneler, bir çok mutlu insan, dev binaların altında sıkışık biçimde yürüyen kalabalıklar, siyah su yığınları ve ölü görünen hayvanlar... iyi ve kötü her türlü görüntü zihnimi okşuyordu.

"Dünya Sağlık Örgütü su sıkıntısının neden olduğu temizlik eksikliğinin çok ağır salgınlara neden olabileceğini açıkladı. Yeni bir veba çağına karşı hazırlanılırken bir yandan da alternatif temizlenme yolları bulunması için çalışmaların başlatılması çağrıları yapılıyor."

"Şişe sular her yerde karaborsa olarak satılıyor, ancak elindeki suyu satmayı kabul edenlerin azlığı nedeniyle talepler karşılanamıyor."

"Birçok ülkenin aldığı su kaynaklarının devletleştirilmesi kararı bir türlü uygulamaya konulamıyor. Su kaynaklarını kontrol eden gruplar üzerlerine saldıran askerleri de su rüşvetleriyle kendi saflarına çekiyor. Sözcüğün tam anlamıyla derebeyleri tekrar hakim durumda dünyaya."


...our environment is wrecked.

Zamanın geçişi hakkında bir fikrim yoktu, sıçrayıp nehrin kıyısına düşmüş keşif meraklısı bir balık gibiydim. Okudukça hem bunu yapmaktan mutlu oluyor hem de okuduklarıma öfkeleniyordum. Bu yoğunluk içerisindeyken kapının açılması ve uyuma odasına dönmemin gerektiğini bildiren sinyal dikkatimden kaçmış veya varlığını yitirmişti. Soğutucuların kapanmış olduğunu fark ettim. Oda giderek ısınıyordu. Kapıya baktım, hala açıktı. Gökyüzü ise daha önce hiç görmediğim kadar aydınlanmıştı. Çıkarsam odama yetişememekten korktum. Ne yapacağıma karar vermek yeteneklerim dışındaydı. Burada kalamazdım, daha önce hiç kalmamıştım. Kurallara aykırıydı. Soğutucular kapanmıştı, kapı da kapanırsa havasız ve sıcakta kalacaktım. Kalkmak için hareketlendim, dışarıda karanlık yenik düşmeye başlamıştı. Uyuma odasına yetişemezdim, yanardım. Alevleri tenimde hissettim, gözlerimde, ciğerlerimde, kalbimde. Bacaklarım kalkmakla oturmak arasındaki pozisyonda kalmıştı, güçlerini yitirdiler ve oturdum. Aniden kapandı kapı. Ekrana döndüğümde onun da kapandığını gördüm, sonra ışıklar da söndü.

Tamamen karanlıkta kalmıştım. Panikledim, kaybolmuş hissediyordum kendimi çünkü hissedebildiğim tek şey buydu. Bir de oturduğum sandalyeyi hissedebiliyordum. Onu hissettiğime göre bunu sağlayan bir bedenim olmalıydı. Bunların dışında hiçbir şeyin varlığına dair bir bilgim yoktu. Her zaman gözlerime güvenen beynim çaresizdi. Ellerimi uzattım, tuşlara dokunduğumda bir rahatlama hissettim, hala oradaydılar. Artık gözlerime değil ellerime bağlıydı dış dünyayla olan ilişkim. Onları hareket ettirmeye devam ettim. Sol tarafta kalın bir şeye dokundum, ardından bir yere çarpma sesi geldi. Yaşam kullanım kılavuzunu düşürmüş olmalıydım. Böyle de devam edemeyecektim. Bir işe yaramadıkları halde hala açık duran gözlerimi kapattım, odanın en son hangi halde bulunduğunu hatırlamaya çalıştım. Onları göremesem de hiçbir şey değişmemiş olmalıydı. Ne var ki gözlerime fazla güvenmiş olan beynim yeterince çaba sarf etmemişti hafızasına yerleştirmek için bu bilgileri. Artan sıcaklık artık rahatsız ediyordu. Terliyordum, su içmem gerekliydi. Düşündüm, gereken her şey zihnimde mevcuttu. Şişe nerede duruyordu? Zamanı geriye doğru taradım. En son tuşların sağ tarafına, biraz arkaya koymuştum. Elimi uzattım yavaşça. Önce masanın ön kenarına dokundum. Yavaşça uzatmaya devam ettim elimi, şişeye dokundum. Sallanmaya başladı, korkunun keskinleştirdiği reflekslerimle tuttum sıkıca. Ağzıma götürdüm kolayca, ağzımın nerede olduğunu biliyordum. Az içmek için zorladım kendimi, idareli olmalıydım. Besinlerim olmadığı geldi aklıma. Midemde büyüyen bir balon hissettim. Akşama kadar aç kalmaya dayanmam gerekecekti. Geriye yaslandım. Uyuyamayacak olmam pek umurumda değildi. Bugün kabus görmeyecektim en azından.

Zaman geçmeye devam ediyor olmalıydı ancak buna dair bir kanıtım yoktu. Yapabileceğim tek şey olduğundan düşünmeye verdim kendimi. Okuduklarım çok garipti. Her zaman böyle olmamıştı dünya. Çevre mahvedilmişti, kimse de bunu engellemek için bir şey yapmamıştı.


Now I can only laugh...

Midemdeki balon bir taşa dönüşmüştü, sancılarla iki büklüm oluyordum. Susuzluktan kurumuş boğazım hava için çıldırıyordu, akciğerlerim göğsümden çıkıp hava bulmaya gitmek üzereydi. Kabusu yaşıyor olduğumu düşündüm.

Uyusam rahat edebilirdim. Acılarımı hissetmez, su şişesine uzanmamak için kendimle mücadele etmezdim. Ne kadar zaman geçtiğini bilemediğimden az da olsa su içmeye korkuyordum.

Geriye yaslandım, başımı da geriye atıp kollarımı göğsümde kavuşturdum. Gördüklerimi düşünmeye başladım, nehirlerden su içmek istiyordum boğulana dek, ağaçlara dokunmak, temiz havayı solumak, o zamanlarda her ne ile besleniliyorsa onunla karnımı doyurmak. Güneşin altında yürüyebilmek istiyordum. Uyumadığım halde kendime rüya gördürüyordum, hem de mümkün olmayan rüyalar.

2007, 2013, 2021... çok eski tarihlerdi bunlar. Tekrar ulaşılamayacak kadar. O zamanları yaşamış olan şanslı insanlar içinde bulundukları hayalin farkında mıydı acaba? Çok çok önceleri doğmuş olmak isterdim.

Gözlerimi yavaşça açtım, hala karanlıktaydım. Boynum tutulmuştu, gözlerimin çapaklanmasından da anladığım kadarıyla uyumuştum. Başım parçalanmak üzereydi, akciğerlerim buruşmuş çarşaflar gibi, boğazımı dolduran tozlar ise onlardan kurtulmak için içtiğim birkaç damla su nedeniyle çamurlaşmış durumda. Yeniden uyumak istiyordum, gözlerimi kapatıp uzaklaştım kendimden, aynı pozisyona döndüm, aynı şeyleri düşündüm yeniden. Aynı güzel ve kadersiz dünya, üzerinde mutlu ve kedersiz insanlar.

Onlara özeniyordum. Onları kıskanıyordum. Onlara kızıyordum.

Onlardan nefret ediyordum.

Onlardan biri olmuş ve çoktan ölmüş olabilirdim.

Onlardan biri ben olabilir ve ölüyor olabilirdi.

Gözlerimi açtım. Değiştirmek için bir şansım olsa kızabilirdim onlara, gidebilecek olsaydım hayal ederdim o günleri. Her duyguyu coşkuyla yaşayabilirdim. Ancak halim yoktu buna ve öfkeyle iyileşemezdim. Geçmişte olsam üzülürdüm belki, şimdiyse yalnızca gülebilirim.

Uyuma çabalarım şaşırtıcılığa gerek duymadan devam ederken sonuçsuz kalmaya, öksürmeye başladım yıkılırcasına. Hızlı ve kesik biçimde nefes alma krizine girdiysem de oksijenlerin hepsi karbonlarla sarmaş dolaştı odanın havasında. Boynumdaki damarlar şişmiş, derimi yırtmak için uğraşıyordu. Açlığım ümidi kesmiş, beni terk edip gitmişti.


...as I read our epitaph...

Kendime geldiğimde odanın zemininde yatıyordum, dizlerimi karnıma çekmiş, ellerimi önde kavuşturmuştum. Pes etmemekte direnen gözlerim açılmış ve ışığı fark ederek zafer çığlığı atmıştı. Kapı açılmıştı, soğutucular çalışmaya başlıyordu, ekran aydınlandı. Çalışma saati yeniden başlamıştı. Kapıya koştum. Dışarı çıkmak veya odada kalmak ile ilgili hiçbir fikir yoktu kafamda, yalnızca nefes almak istiyordum. Uzattım kafamı dışarı. Derin bir nefes aldım, yalnızca akciğerlerim değil sanki tüm bedenim doldu havayla. Daha ikinci nefesi alıyordum ki kapı kapanmaya başladı, arada sıkışmadan önce son anda çektim kendimi içeri. Soğutucular odadaki havayı kısa sürede düzeltmişti. Hem terlemiyor hem de rahat soluk alabiliyordum. Karnım guruldadı. Onun için yapabileceğim herhangi bir şey yoktu. Su şişeme bakınca oldukça tasarruflu davranmış olduğumu gördüm. Neredeyse beşte ikisi duruyordu suyun. Biraz zorlansam da dayanabilecektim. Yerde yatmış olmanın da etkisiyle iyice kirlenmiştim ama umursamadım, ekranın sıcak beyazlığı beni çağırıyordu.

Oturdum sandalyeme; susuzluğumla, açlığımla saldırdım tuşlara. Başka bir yazı çıktı ekranda.

"Felaket tellallığı denilen tahminler fazla iyimsermiş meğer. Isınmanın zehirli gazların oluşumunu arttırıcı etkisini herkes göz ardı etmiş. Nefes alırken zehirleniyoruz. Çevreden geriye kalan tek şey artık işe yaramayacak bir sözcük. Kaybettik. Verilecek bir mücadele bile yok artık. Son birkaç ağaç da kirli havaya direnemeyip öldü. Hala icat aşamasında olan yapay hava temizleyicileri ne kadar işe yarayabilecek bilemiyoruz ama tüm dünyayı düzeltmeye yetecek kadar makineyi çalıştıracak enerji dünyada mevcut değil. Ozon tabakası antik bir destan artık. Sabah 9 ile akşam 5 arası güneşe çıkmak cilt kanseri için kesin yol olarak görülüyor. Doktorlar sağlığımız için açık havaya çıkmaktan kaçınmamızı öğütlüyor, anneler çocuklarının dışarı çıkmasını yasaklıyor. Evlerimize hapsettik kendimizi. Ne biçim bir dünya yarattık biz?"

Soğutucuların çalışması sıcaklık ve havasızlık sorunlarımı çözmüştü. Damla damla içtiğim su ise boğazımdaki kuruluğu rahatlatıyordu. İnsanlığın nasıl bu hale geldiğini anlamakta zorlanıyordum hala. Bir çok sözcüğünü anlayamasam da üzücülüğünü yitirmeyen ölüm yazımızı okurken, açlığım pes edip kendi köşesine çekilmişti. Okumak zihnimi fethediyordu. Bir sonraki yazıya geçtim, bu daha da ileri bir tarihe aitti ancak benim için hala uzak geçmişte kalıyordu.


...we end our lives as moles...

"Bu satırları yazarken bile ekranı ıslak gözlerimin buğusu ardından görüyorum. Titreyen ellerim aynı anda 3-4 harfe basıyor, otomatik düzeltme olmasa yazım okunamayacak. Her şeyi mahvettik. Torunlarımıza bırakmaktan korktuğumuz hayatı biz yaşıyoruz. O kadar hızlı oldu ki çöküş, hazırlıksız yakalananlar toplu ölümleri kurbanı oldu. Yıllardır soluduğumuz zehirli gazların kronik etkilerini çok az tıp araştırmacısı öngörebildi, hiçbiri ise bir tedavi geliştiremedi. Henüz var olmayan bir hastalığın tedavisini geliştirmeye çalışmak ne ilaç firmalarından maddi destek ne de ün sağlıyor."

"Zehirli gazlar kalın bir sis tabakası oluşturmuş durumda dışarıda. Güneş aradan geçmeyi başaramıyor. Toprak hızla soğuyor, her yerde katılaşma var. Beton, kayalar ve çöller; yeryüzü yalnız bunlardan ibaret artık. Tahminler zehirli gaz tabakasının eninde sonunda çözüleceğini iddia ediyor. Yıl söylemekten ise çekiniyor herkes ancak hemfikir oldukları bir konu var ki gaz tabakası çözüldüğünde atmosfer de çok incelecek. Güneş ışınlarının yeterince önlenemeyeceği, yansıyanların da içeride tutulamayacağı anlamına geliyor bu. Ani sıcaklık değişimleri kalan toprakları da kuma çevirecek. Güneşin altında durulamayacak o zaman, geceleyin yaşamaya mahkum kalınacak, o da eğer aşırı soğuk olmazsa. Ancak bu bizi ilgilendirmiyor. Hayat süremin içerisinde bir daha yüzeye ayak basabileceğimi sanmıyorum. Ayda yürümekten tek farkın fazla yer çekimi olacağı bir gelecek bekliyor bizi. Ayda koloni kurmayı hiçbir zaman başaramadık ama Dünyada sanki Aydaymışız gibi yaşayacağız."

"Nüfusumuzun çok az olması sayesinde yalnızca kaplıca seraları ve arıtma sular ile ihtiyacımızı karşılayabiliyoruz. Havanın zehirli etkisinden dolayı nüfusumuzda bir artış olmasını da beklemiyor hiç kimse."

"İyice yaşlandım. Tamamen yer altı tünellerinde yaşıyoruz şimdi. Hangarları ise toplanma meydanı olarak kullanıyoruz. Köstebekler gibi bitiriyoruz yaşamımızı, oysa ki güneşin altında koşup oynayan özgür çocuklardık bir zamanlar. Güneşin tam olarak neye benzediğini net olarak hatırlayamıyorum. Üç uyku önce çok eskiden kalma bir sarı ampul buldum. Çatlamış bir camın üzerine, bulabildiğim bir parça sarı boyayla koca bir yuvarlak yapıp ampulün önüne koydum. Uzun uzun baktıysam da hiçbir keyif alamadım. Güneşi, ayı ve yıldızları yitirdik, artık gökyüzü olarak tünelin tavanındaki pis borulara ve tasarruflu lambalara bakıyoruz. Tüneller soğuk, boğucu, küf kokulu. Yeşil bir alanda paytak paytak koşuşturmama dair soluk çocukluk anılarım var, ancak koştuğum yerin plastik bir halı mı yoksa gerçekten çimen mi olduğunu bilemiyorum."

"Yaşamımdan aldığım bir keyif kalmadı, insanlıktan umudumu kestim. Ölüme koşmaya hazırlandığım şu günlerde asla çocuğum olmadığına seviniyorum. Eski alışkanlıklardan kopamayıp çocuk yapanlar ise doğum sırasında ağlıyorlar. Çocuklara eski dünyayı açıklamaları mümkün değil. Onlara sundukları yaşamdan duydukları utançtan dolayı kafalarını kaldırıp yüzlerine bile bakamıyorlar. Bazı iyimser tahminler uzun zaman sonra solunabilecek bir atmosferin oluşabileceğini söylüyor. Özellikle gecenin ilk ve son saatlerinde dışarıda yürümek mümkün olabilirmiş. Ne kadar çok isterdim açık havayı bir kez daha solumayı! Boğulana kadar nefes alırdım şu çürümüş akciğerlerimle. Ne yazık ki ömrüm yetmeyecek."


...in the dark of the dawn patrol.

Yazı bitmişti, ben de yeterince okumuş olduğumu düşündüm. Tüm hislerim beni terk etmişti. Artık umursayamıyordum herhangi bir şeyi. Kalan suyu tek seferde bitirdim. Çıkış vaktine de az kalmıştı.

Yapmadığım bir hatanın sonucuna katlanıyor olmak açlıktan daha ağır geliyordu. Yaşam biçimim benim seçimim olmamıştı ancak zorunlu da değildi, yalnızca hep var olmuştu ve ben diğer seçenekleri hep görmezden gelmiştim. Kandırılmış değildim, alışmıştım sadece.

Çıkmam için açıldı kapı. Karanlık soluklaşıyordu. Acele etmeden yürüdüm. İlk kez yürüyordum aslında, o ana kadar yapmış olduğum gitmek ve ulaşmaktı. Bulunduğum yerde döndüm bir kez. Yıldızlara baktım başımı kaldırıp, bulutsuz bir geceydi. Çevreme baktım, inceleyerek, tadını çıkartarak. Kirli ve tozlu havayı çektim ciğerlerime derin derin. Yorgunluğum ve açlığım, öfkem ve kıskançlığımım yanına gitmişti o ulaşılmaz diyara. Var olduğumdan başka hiçbir şey hissetmiyordum.

Şafak devriyesinin sesi kulaklarımdan girerek beynimdeki bir yeri uyardı, tüm zihnim korkuyla kaplandı o anda. Önce donup kaldım olduğum yerde, sonra ürperdim. Koşmaya başladım uyuma odasına doğru. Şafak devriyesinin karanlığında ne yapıyordum ki dışarıda?

Son günlerde yaşadığım bu hastalıktan kurtulabilirdim uğraşırsam, tek yapmam gereken eski güzel günlerime geri dönmekti. Tüm bu olaylar başlamadan önce daha huzurluydum. Odaya yetişebilirsem besinlerimi alacak, püskürtücüye girecek, belirli su miktarımı içip uzanacaktım yatağa. Uyuyacaktım yeniden, sımsıkı kapatıp gözlerimi. Açılmakta ısrar ederlerse oyup çıkaracaktım onları ama uyuyacaktım. Gece olunca da uyanıp çalışma odasına gidecek ve bir hata olana kadar asla dokunmayacaktım o tuşlara. Kusursuz düzen sürecekti.

Odanın açık kapısını gördüm, ulaşabilirdim. Şafak devriyesinin sesi giderek artıyordu. İyice panikledim, dengemi yitirdim ve düştüm yere aniden. Akciğerlerim çılgınca çalışırken ellerimle ileri çektim kendimi, sürünerek de olsa ulaşacaktım odaya. Ses giderek artıyordu, yanıp sönen kırmızı ışığı fark ettim gözümün kenarında. Başımı çevirdiğimde gördüm onu, bir darbe almış gibi geri gitti alnım, zihnim karanlık bir gürültüyle doldu, korku içinde yutkunurken o hala üzerime doğru geliyordu. Altında tekerlekleri olan büyük bir metal kutu. Ellerim ve dizlerimin parçalanmasına aldırmadan öne ittim kendimi, sonra da doğruldum tüm gücümü kullanıp. Ayağa kalktığımda artık o kadar büyük görünmüyordu şafak devriyesi. Paslanmış olduğunu fark ettim. Dönerek yanan kırmızı ışığın camı çatlamıştı. İyice yüksek gelen sesi acı vericiydi.

Gökyüzü giderek mavileşiyordu. Şafak devriyesi üzerime gelmeye devam ediyordu, bir adım ilerledim son anda. Arkamdan geçerken dönüp inceledim onu; tekerleklerinden biri gevşemişti, giderken yüksek bir uğultuyla sarsılıyordu.

Geçip gitti şafak devriyesi, gökteki maviliğin dibinden bir turunculuk yükseliyordu. Odaya doğru döndüm, hala açık kapısı beni çağırıyordu. Bir adım atmak için kaldırdım ayağımı ancak havadayken vazgeçip diğer ayağımın üzerinde ters döndüm ve öyle indirdim yere. Şafak devriyesini de görmüştüm, güneşi de görmeliydim. Doğal ışığa alışık olmayan gözlerimin kapanma çabalarına dayandım. Artık açık kalacaklardı.

Ufuk çizgisi önüne geçilemez bir parlaklıkla yanarken şafak devriyesinin sesi uzaklarda yitip gidiyordu.

 


Copyright M.Ö. Bilmemkaç - M.S. Herhangi bi gün (C) (R) (P) (CRAP) Beneath the Ground
Her Hakkı ölümü tadacaktır
İzinsiz kullanımı Transilvanya yasalarına göre yasaktır.