Ana Sayfa La Résistance Giriş Yazısı Mecelle


Gönderen Mecelle-i Fürahnek: Kitap & Çizgi Roman
Ayna-i Marzî 





« 01 Aralık 2008»

Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar

Metis Seçkileri son dönemlerde takip ettiğim ve edinmeye çalıştığım, belirli yazarların çeşitli makalelerinden oluşturulmuş bir seçki (bu seçkiyle ilgili diğer okuduğum kitapları da tanıttığım bir yazı yazacağıma dair söz de vereyim huzurlarınızda). Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar ise okuduğum bu seçkiler arasında en hoşuma giden, son derece sade ve yalın; lakin o derece de ufuk açıcı bir dille yazılmış, birbirlerinden oldukçu farklı konulara değinen makaleler içermekte.

"Fantazi, bilimkurgu, ya da deneme gözetmeden, tüm Le Guin yazıları birer yolculuk öyküsüdür." der Bülent Somay Önsöz'de, Le Guin'in deneme yazılarının ayrı bir yeri olduğunu da belirtir. Evet, bu denemelerde hiç de çekinmeden yazar, Amerikan toplumuna; yetişkinlerine ("Amerikalılar Ejderhadan Neden Korkar?"), Edebiyat eleştirisine ("Bu Fikirler Aklınıza Nereden Geliyor?"), kadın ve feminizme ("Bilimkurgu ve Bayan Brown", "Balıkçı Kadının Kızı"), sansüre (Ruhtaki Stalin) ve en nihayetinde neden kocakarı olmayı; değişimi kabul edemeyen ve erkeğin ataletini, değişemezliğini taklit etmek isteyen kadınlara (Uzaylı Kocakarı) dair pek çok söyleyecekleri vardır bu şahane kadının.

Her bir makalesinin ayrı yeri var, hepsinde hedef bir kitle mevcut. "Bu Fikirler Aklınıza Nereden Geliyor?" makalesinde Bilimkurgu ve yeni yetme yazarlar başta olmak üzere epey dokunduruyor mesela. Sözüm ona kendisinden yazmaya dair ipucu isteyenlere de kolaya kaçmalarından ötürü kızıyor. Ruhtaki Stalin'de Amerika'daki görece özgürlüklerin piyasa sansürü tarafından nasıl da engellendiğini belirtiyor, Yevgeni Zamyatin hayranlığını da saklamayarak. Bilimkurgu ve Bayan Brown adlı makalesini Virginia Woolf'tan bir alıntıyla açıyor ve bayan Brown'un bilim kurgu'da yerinin olup olamayacağını sorgulayıp Yüzüklerin Efendisi'ne geçiş yaparak cevaplar sorusunu.

Söyleyeceklerini takip ederek yolculuğuna katılmak, bu yolculukta ufkumuzun nasıl da açılıp fikirlerimizin gelişmesine şaşırdığımız bir tanıklık bekliyor bizi. Sert, tatlı, samimi ve usta bir üslupla yazılmış bu makalelerin keyfini çıkara çıkara okumak da cabası. Belki kimi erkekleri; aslında sadece erkekleri değil, kadınlardan, rüyalardan ve ejderhalardan korkan herkesi rahatsız edecek bir üslup bu, belirli bir yöne takılı kalmış kimseleri bile bir durup düşünmeye sevk edecek denli etkileyici.

Bu ayki Babe of the Month'umuz'a seçilen kişi oldu aynı zamanda; kadının neler yapabileceğine güzel bir örnek olduğu için. Buyrun siz de bu yolculuğa katılıp keyfini çıkarın.

"Ne sürer dağa tırmanmak?

Kırk yıl. Esmerdir yerli klavuzlar; ufak tefek, yürekli, kaypak. Rüşvet almazlar.

Kuzey yüzünü mü önerirsiniz? Kaş çatıyor bütün yüzler; seçin öyleyse. Seyyahlar, kendi yolculuklarını anlatırlar, sizinkini değil. Basılacak sağlam yerleri saklamaz buz. Kayaları okuyun. Onlar sözü yaşar.

Ve zirvede? Durursunuz.

Derler ki buradan görülebilirmiş şehir. Bilmiyorum.

Aşağı bakarsınız. Garip gelir yukarı bakmıyor olmamak; emin olamazsınız ne gördüğünüzden.

Kimisi şehir bu der; başkaları daha uzak bir Âlem sezer. Klavuzlar döner. Omuzlayın çantanızı, giyin ceketinizi. Buradan aşağı ne bir iz var, ne bir amaç, ne bir yol, ne de yollar.

Akşamın o uçsuz bucaksız inişinde, o altın renkli pusun ta içinde, bir kıpırtı, bir ışıltı belki:

Dalgalar mı, kuleler mi, tepeler mi? Uzak, uzak. Değişti kayaların dili. Bilirdim bir zamanlar ne dediklerini.

Ne sürer iniş?" (Everest; Kadınlar Rüyalar Ejderhalar)

Etiket: Mizahi roman

Sir Aenas 





«07 Aralık 2008»

Elseworlds

Çizgi romanlar. Bir zamanların vazgeçilmezi olan bu çizgi maceralar bizi Amerikan Rüyası ile tanıştırmıştır. Küçüklüğümüzde çizgi filmlerini ve hatta filmlerini izlediğimiz Batman, Superman gibi kahramanların savaşlarını okurduk bu sarı sayfalı ufak el kitabı biçimli romanlarda. Kimimiz Conan'ı , kimimiz Spider-Man'i , kimimiz Batman'i okurduk. Açıkçası o dönemler benim çocukluğumu kapsadığı için favorim Superman'di (avatarda gördüğünüz üzere). Hatta daha da ileri gitmiş kendime mukavvadan o meşhur "S" harfini yapmıştım. Kuzenimin defterini kaplamak için kullandığı kırmızı jelatin kap ise pelerinim olmuştu. Yani anlayacağınız üzere Superman benim hayatımdaki en önemli kahraman figürüydü

Belki okumuşsunuzdur veya ucundan bir nebze de olsa Superman'in kendisi hakkında az çok fikriniz vardır. Medyamızda yer yer haber olduğundan bölük pörçük biliyorsunuz kendisini. Bir ara öldü yeniden dirildi. Tv'de dizileri yapıldı kaç kere (halen devam da etmekte ), filmleri, çizgi filmleri vs. derken iyicene bir evren, bir sembol haline geldi.

Bu "çok süper" kahramanımızın içinde bulunduğu evreni (yani DC Universe) pek çok süper kahramana ev sahipliği yaptığı kadar( en ünlüleri: Batman, Spawn, Justice League) kendi içinde bir alternatif evren de oluşturmuştur. Bu evrene "Elseworlds" denmektedir.

Elseworlds evreni birkaç parça çizgi romandan oluşmakta ve kendi içlerinde Superman Family Elseworlds, Batman Family Elseworlds, Justice League Elseworlds gibi ayrılmaktadır. Bu dünyanın bir benzerini Marvel Comics "what if"adı altında çıkarmıştır.

Okunması çok zevkli olan romanlara örnek vermek gerekirse, Tales of the Multiverse Batman-Vampire çizgi romanı bayağı eğlencelidir. 3 adettir ki bunlar sırasıyla: "Batman & Dracula: Red Rain", "Batman: Bloodstorm" ve "Batman: Crimson Mist"dir. Bu macerada Batman, Dracula ile kapışmaktadır ama onu yenebilmesi için vampir olması gerekmektedir.

Batman Family Elseworlds'a başka örnekler: Batman ile Robin'in american sivil savaşında görev aldığı Batman: The Blue, the Grey, and the Bat (1992), Batman'ın Kral Arthur zamanında bir yuvarlak masa şovalyesi olduğu zaman Batman: Dark Knight of the Round Table (1998), 1890'ların Gotham Şehrinde bir operada geçen ve Operadaki Hayalet filminden esinlenilmiş Batman: Masque (1997) (ki Two-Face ve Batman burada hayalet rolündeler) verilebilir.

Superman Family Elseworlds ise (bana göre ilgi çekici olan) bebek Kal-El'in kriptondan kıyamet yaşanmış bir dünyaya düşüşünü anlatan Superman: Last Son of Earth (2000) Superman'in uzay gemisi ile orta çağ avrupasına çakılması ve o zaman diliminde bir demirci çırağı olarak büyümesini konu alan Superman: Kal (1995), Superman'in süper güçlerini bastırarak büyümesi ve bunun sonucu olarak bir spor yıldızı ve acımasız bir iş adamı olmasını konu alan Superman, Inc. (1999). Superman'in gemisinin Kent çiftliğine değil de Wayne Malikhanesine çakılması ve adının Klark Kent değil de Bruce Wayne hatta bir nevi süper güçleri olan Batman olmasını anlatan Superman: Speeding Bullets (1993) yine Superman'in gemisinin Amerika yerine 1950 Sovyetlerine düşmesini ve orada olanları anlatan Superman: Red Son (2003) gibi örnekler verilebilir.
















Bu tür çizgi romanlar dediğim gibi ana hikayeden uzak ve What if sorusuna kafa yoran eğlenceli şeylerdir. Eğer ki bir kaçına denk gelirseniz okumadan geçmeyin eğleneceğinize garanti verebilirim.

Not: Bu sayfada kullanılan tüm resim logo vb gibi şeyler izin alınmadan kullanılamaz.

Kaynak: Wikipedia, yahoo, google, Dc Universe

Kategori: Çizgiroman

Gord10 





«12 Aralık 2008»

Masumiyet Müzesi

"Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum."

Nobel ödüllü büyük yazarımız Orhan Pamuk'un üzerinde altı yıldır çalıştığı harikulade aşk romanı bu sözlerle başlıyor... Masumiyet Müzesi'ni okurken yalnız aşk hakkında değil, evlilik, arkadaşlık, cinsellik, tutku, aile ve mutluluk hakkındaki bütün düşüncelerinizin derinden etkilendiğini ve kitabın rengârenk dünyasından hiç ayrılmak istemediğinizi göreceksiniz. 1975'te bir bahar günü başlayıp günümüze kadar gelen İstanbullu zengin çocuğu Kemal ile uzak ve yoksul akrabası Füsun'un hikâyesi; hızı, hareketi, olaylarının ve kahramanlarının zenginliği, mizah duygusu ve insan ruhunun derinliklerindeki fırtınaları hissettirme gücüyle, elinizden bırakamayacağınız ve yeniden okuyacağınız kitaplardan biri olacak. Ülkemizde ve dünyada milyonlarca okurun sevgi ve hayranlığını kazanmış olan, kitapları elli sekiz dile çevrilen ve her yeni romanı büyük bir merakla bütün dünyada beklenen Pamuk, okurlarına unutulmaz rüyalar gibi, akıllardan hiç çıkmayacak sarsıcı bir hikâye anlatıyor.

Öncelikle, sevgili okur, şunu belirtmeliyim ki bu benim kitap incelemesi gibi ciddi bir türdeki ilk yazı denemem olacak.

Önümüzde 575 sayfalık, okunabilirliği kolay, sürükleyici ve sarsıcı bir aşk romanı var. Kitabı oldukça akıcı buldum, anlaşılması zaman alacak uzun bir cümleyle karşılaştığımı hatırlamıyorum. Ama Masumiyet Müzesi'yle ilgili okuduğum eleştirilerden en önemlilerinden birisi anlatım bozukluklarının varlığıydı; daha ikinci cümlede ("Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka bir şekilde gelişebilir miydi?") bir anlatım bozukluğuyla karşılaşıyoruz. Fakat hikayenin ve kullanılan dilin akıcılığı bu dezavantajı örtmüş olmalı ki kitabı okurken gözümü rahatsız edecek başka bir anlatım bozukluğuna rastlamadım.

1975'ten 1985'e uzanan (eğer günümüzde geçen, epilog niteliğindeki bölümleri saymazsak) yakın Türkiye tarihi soslu bir aşk hikayesi anlatılan. Tüm hikayenin sadece zengin bir ailenin çocuğu Kenan ile fakir uzak akraba kızı Füsun'un bir on yıl süren aşkı üzerine kurulu olduğunu söylemek haksızlık olur; aynı zamanda 1970-80'li yıllarda Türkiye'de yeni yeni gelişen "sosyete" hayatına ve zenginliğine, Türk toplumunun sosyetede bile pek değişmeyen cinselliğe bakış açısına, kitabın deyimiyle "nahoş antropolojik gerçekler"e, sinema sektörünün perde arkasına, şu an aklıma gelmeyen başka tarihi olaylara ve en nihayetinde koleksiyonculuk tutkusuna da tanıklık ediyoruz. Ve bu tanıklığın Kar'daki gibi, sanki kitabın tüm hikayesi aslında siyasi diyaloglar ve gerçeklikler edebiyat sahnesine çıksın diye yazılmış gibi yapay durmadığını, bu yüzden kitabın tüm yakın Türkiye tarihiyle ilgili betimlemelerinin bir aşk hikayesine sos olarak konmuş gibi durduğunu söyleyebilirim.

Hikayeyi "bir erkeğin cinselliğe ve aşka bakışı" olarak da yorumlamak mümkün, kitabın kimi okuyuculara "ağır" gelebilecek şekilde cinsellik içerdiği uyarısını da yapmalıyım (hatta bazı bölümlerde utandığınızı bile hissedebilirsiniz). Kitap kimi bölümlerinde hayalkırıklığını, saplantıyı ve aşkı, kendisine psikolojik roman niteliğini kazandırabilecek kadar ayrıntılı bir şekilde anlatıyor (kitabın 26'ıncı bölümünün adının "Aşk Acısının Anatomik Yerleşimi" olduğunu söyleyeyim).

Kitabın özellikle ilk yarısında en kuvvetli bir şekilde hissettiğim ve eğer bu kitabın filmini çekiyor olsaydım da en belirgin şekilde yansıtmak isteyeceğim şey ikilemdi. Bir yanda ayrıcalıklı bir ailenin çocuğu olmanın getirdiği tüm imkanlar, ideal bir eş adayı (Sibel), aydınlık bir gelecek ve öte yandan paslı bir dünya, İstanbul'un fakir yüzü, masumiyet ve hayatın aşkı. Kenan'ın iki farklı dünya arasında mekik dokuduğunu hissedebiliyorsunuz, saplantılı aşkı ve özlediği saflık onu fakir (ve sonradan görüldüğü gibi, mutlu) bir dünyaya yakınlaştırıyor. Sibel ile nişanından hemen önceki "Rahmi Efendi'nin Eli" bölümünü de bir "önceden gösterim" olarak nitelendirebiliriz.

İnandırıcılık... Son bölümlere doğru kitabın inandırıcılığı o kadar artıyor ki kitabı bitirdiğim zaman zihnimdeki gerçeklik duygusunun iyice bulandığını, bu sarsıcı hikayenin Orhan Pamuk'a yazdırılmış, yaşanmış ve bitmiş gerçek bir aşkın olduğuna inanmaya başlamıştım. Beni buna en çok inandıran da saplantılı zengin baş kahramanımızın kitabın sonunda kurduğu, bu kitabı okuyanların kitabı mühürleterek ücretsiz ziyaret edebileceği Masumiyet Müzesi'nin İstanbul'daki yerini gösteren gerçek bir haritanın varlığıydı. İstanbul'a yıllık ziyaretimi bu kitabı bitirmeden gerçekleştirdiğim ve bu nedenle o haritada gösterilen yere o müze gerçekten de var mıymış diye gidip bakamadığım için hayıflandım. Evet, okuduklarıma göre gerçekten de böyle bir müze kurulmuş, ama bu müzenin kurucusu Orhan Pamuk'un kendisiymiş, kitapta anlatılan karakterler de gerçekten Orhan Pamuk'un görüştüğü insanlar değil de birer "karakter"miş; ama şu an bile okuduğumun kurgu olduğundan tamamen emin değilim. Bu yaşanılanların kurgu olmasını dilediğimi söylemeliyim, çünkü hikaye gerçekten de sarsıcı.

Kitapta beni en çok hayal kırıklığına uğratan şey, "herşey" gibi hatalı bir birleşik kelimenin kullanılmasıydı. "Her şey" çok az kullanılmış kitapta! Nobel Edebiyat Ödülü kazanan bir yazarın yeni kitabında anlatım bozukluğuna sahip cümleler ve hatalı imlâ kullanımı görmek üzücü. Bu kadar basit şeyleri fark edememiş olmasına ihtimal vermek istemiyorum, belki bir edebiyatçı olarak romanında dili kendi istediği bir şekilde şekillendirmek istemiştir, ama "Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir miydim ve her şey de bambaşka bir şekilde gelişebilir miydi?" cümlesinin de akıcılığa ve okunabilirliğe büyük bir zarar vermediğini düşünüyorum. Yanılıyor muyum?

Başka bir hayal kırıklığı da Orhan Pamuk'un, arka kapakta da fotoğrafını gördüğümüz, Avrupa müzelerinde yaptığı araştırmaların meyvelerini sadece epilogta görüyor olmamız. Beklentilerim kitap boyunca sadece yakın Türkiye tarihi toplumunu ve gerçeklerini görmemiz değil ama aynı zamanda Paris'te Gustave Moreau Müzesi'nde araştırması yapılacak kadar ilginç bilgileri de görmemizdi. Kitabın sonlarına doğru kişisel müzeler, koleksiyonculuk ve eşya saklama saplantısı üzerine ilginç bilgiler edinsek de bunun kitaba daha geniş bir şekilde dağıtılmamış (ve belki de yetersiz, sanırım beklentilerim çok yüksekti) olması biraz hayal kırıklığı yarattı.

Ama bunlara rağmen, romanın bana oldukça renkli ve sahici bir gerçeklik, sarsıcı ve sürükleyici bir hikaye sunduğunu söylemeliyim. Günlük dilden daha ağır bir dille yazılmamış, uzun ama okuması kolay bir roman (ama Çukurcuma'ya ev ziyaretlerini başladıktan sonra kitabın sürükleyiciliğinin birkaç bölüm boyunca azaldığını, ağır ilerlediğini söylemeliyim). Bir erkeğin cinselliğe ve aşka olan fazlasıyla samimi bakış açısından, aşk hikayelerinden, anlatım bozukluklarından ve fazlasıyla basit cümlelerden rahatsız olmayanlara önereceğim renkli bir Orhan Pamuk romanı Masumiyet Müzesi.

Hurin 





«12 Aralık 2008 »

Dijital Oyun Kültürü

Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim elemanlarından olan Doç.Dr. Mutlu Binark ve Öğr. Gör.Günseli Bayraktutan-Sütcü tarafından yürütülen ve TÜBİTAK tarafından da desteklenen "Dijital Oyun Kültürü ve Türkiye'de Gençliğin İnternet Kafe Kullanım Pratikleri: Çevrim İçi ve Çevrim Dışı Kimlik Egzersizleri, Hareketsiz Toplumsallaşma ve Sanal Kariyer Yapmak- Ankara'da Etnografik Alan Çalışması" adlı proje kapsamında, 4 Mart ve 14 Mart 2008 tarihlerinde ilki Ankara'da ve ikincisi İstanbul'da olmak üzere "Türkiyede Dijital Oyun Sektörü ve Oyun Geliştiriciliği Çalıştay ve Paneli" düzenlenmişti. Benzer bir etkinlik de 20 Mayıs 2008 tarihinde "Dijital Oyuncu Paneli" adıyla Başkent Üniversitesi'nde gerçekleştirilmişti. Elimizdeki kitap bu iki akademik faaliyetin sonuçlarından başka, Türkiye'de dijital oyun sektörüyle ilişki içerisinde olan akademisyenlerin, oyun geliştiricilerin, oyuncuların ve dağıtıcıların da görüşlerini alarak, Türk oyun sektörünün ve oyun kültürünün bir panoramasını sunuyor.

Bu çaba -yazarının deyimiyle- Türkiye'de dijital oyun endüstrisinin bir haritasını çıkarmak aynı zamanda. Hem bu alanda "sektör" denebilecek bir iktisadi büyüklüğün oluştuğunu tam olarak söyleyemediğimizden, hem de konuyla ilgili literatür zenginliğimiz kısıtlı olduğundan, böyle bir çaba -Türkiye ölçeği'nde- neredeyse bir ilk olmanın tüm güçlüklerini taşıyor. Örnek olması açısından, dijital oyun endüstrisinin gelişim sürecinde Güney Kore ve Çin Halk Cumhuriyeti'nin deneyimleri, bu alandaki hükümet politikaları detaylı olarak incelenmekte.

Oyun araştırmalarına ilgi duyanların gözden kaçırmaması gereken bir kitap.

"Bir Kültür Endüstrisi Ürünü Olarak Dijital Oyun", Mutlu Binark - Günseli Bayraktutan-Sütcü , Kalkedon Yayınları, 16 YTL

 


Copyright M.Ö. Bilmemkaç - M.S. Herhangi bi gün (C) (R) (P) (CRAP) Beneath the Ground
Her Hakkı ölümü tadacaktır
İzinsiz kullanımı Transilvanya yasalarına göre yasaktır.