Beneath the ground
Öykü: Yabancı #15
~Kerem ya da Alp
Özet: Yelgüder kavminin Equan sınırına en yakın sürüsünde, ölen sürübaşının en büyük oğlu Grimur güreşte yenilerek sürübaşı olma hakkını kaybeder. Bunun acısıyla Equan köyünü yağmalamaya gider ve orada ölür. Bu yağmaya öfkelenen Equan lordunun yolladığı saldırı bölüğü obaya baskın yaparak Grimur'un kız kardeşi Gabtu ile kaçan çocuklar hariç herkesi öldürür. Equan kalesi Castratta'da zorunlu askerliğinin son haftalarını yaşayan Rentus köyüne dönme hayalleri kurarken kendini saldırı bölüğünde bulmuş, eski Nisk obasının yerine dikilen Equan kalesinde çavuş olmuştur. Orta Niskleri kendi buyruğunda birleştirmeyi başarmış olan Askold, Yelgüderlerin başına geleni Batı Niskleri de saflarına katmak için bir fırsat olarak görüp adamlarıyla gelmiş ve Yelgüder beylerini kanyoluna ikna etmiştir.
X
Adamlarının baltalarından yansıyan güneş ışınlarına mutlulukla baktı Askold. Tam iki gün arkasından takip etmişlerdi onu. Ne Yelgüder kavmini rahatsız edecek kadar erken ne de kuşatmayı erteletecek kadar geç. Adamlarının bir gün boyunca burada dinlenmeye fırsat bulacağını hesaplamıştı ancak Yelgüderlerin şaşırtıcı biçimde çabuk hazırlanmış olması nedeniyle bu planı bozuldu. Equanlarla her zaman çatışma halinde olmak buranın insanlarını diğer Nisklerden daha hazır hale getirmişti savaşa. Hala uyuyan Athis de gece yarısı gelmiş ve Yelgezer kavminin kanyolu tamamlanana kadar hiçbir saldırıda bulunmamayı kabul ettiğini açıklamıştı. Gabtu yanına geldi:
- Herkes hazır. Bekliyor muyuz, gidiyor muyuz?
- Sen olsan ne yapardın?
- Savaş için toplanmış Niskleri bekletmek akıllıca olmaz, kavgalar çıkabilir.
- Haklısın.
- Ayrıca Equan avlamak için sabırsızlanıyorum.
- O zaman seni bekletmeyelim Gabtu, git her obanın liderine yola çıkmaya hazırlanmalarını söyle.
X
Rentus'un topallaması iyice azalmıştı. Kaleyi dolaşıyordu heyecan ve gururla. İnşa bölüğünün akıl almaz hızından etkilenmişti. Küçük bir kale olmuştu tabii, bu kadar kısa sürede yeni bir Castratta yapamazdı hiç kimse.
Kalenin burçları bile yoktu aslında. Yalnızca iki blok taş kalınlığında ve iki adam boyundan biraz daha yüksekti duvar. Duvarın arkasında bulunan tahta platformda duruyordu okçular. Rentus'u en çok rahatsız eden şey ise sadece bir kapının yapılmış olmasıydı. Bu kapı doğrudan Castratta yoluna bakıyordu. İnşa bölüğünden bir çavuşun yanına gitti.
- Günaydın çavuş. Düşünüyordum da, kalenin tek kapısı olması çok riskli değil mi?
- Riskleri zayıflar düşünür. Hem sen sağlam bir kapı inşa etmenin ne kadar zor olduğunu biliyor musun?
- Duvarlar da pek sağlam gözükmüyor ki. Bir Nisk ordusunu durdurabileceğine emin misin?
Başını geriye atıp gürültülü bir
kahkaha attı çavuş.
- Niskleri pek tanımıyorsun sanırım. Onların orduları filan yoktur, bu yakındaki Niskler de sizin saldırınızda öldü zaten. Hayaletlerden mi korkuyorsun yoksa?
Tekrar güldü adam, eğleniyordu.
- Hadi diyelim ki yakındaki obadan geldi birkaç savaşçı, bu duvarları görünce anında kaçacaklardır gerisin geri. O akılsızların yapmayı becerebildiği tek kuşatma aleti uyduruk merdivenler, onları da daha duvara yaklaşamadan oklarımızla kaplarız. Bu duvarları yıkmak için kullanabilecekleri tek şey kalın kafaları! Bakma o eski kaleleri öyle kocaman inşa etmiş olduklarına, artık hiç gerek yok öyle masrafa. Bu kaleler o vahşilere karşı tamamen yeterli. Sen niye düşünüyorsun ki böyle şeyleri, git dinlen yatağında.
Kuşkularını kendine saklayan Rentus uzaklaştı geveze adamdan.
X
Yelgüderlerin suratından onun adamlarının görüntüsünden etkilenmiş olduklarını anlayabiliyordu Askold. Mümkün olduğunca tek tip kuşanmalarını söylemişti adamlarına, ortaya çıkan sonuç oldukça iyiydi. Tüm adamlar toplanmış ve yola çıkmaya hazırdı. Atının üzerinde onların önünden geçerek konuştu en gür sesiyle:
- Yiğit Niskler! Süslü sözler korkaklar içindir! Kanyoluna!
Bağırarak baltalarını kalkanlarına vuran adamlar onun peşinden yürümeye başladılar. Nereye gideceğini bilmeyen Askold ise yanında giden Gabtu'ya göre hareket ediyordu aslında.
Olban ve diğer beyler de geldi yanlarına.
- Adamların yoldan yeni gelmişti, dayanabilecekler mi bu kadar yorgunluğa?
- Sen benim adamlarımı merak etme.
Sürdüler atlarını ve arabaları eski obaya doğru, oldukça hızlı gidiyorlardı. Atları savaş sırasında kullanmayacakları için yormalarının bir önemi yoktu. Arabaların kullanımına rağmen herkesi taşımaya yetecek kadar zar zor bulunabilen atları savaşın ortasına sokarak tehlikeye atamazlardı.
X
Ertesi gece vardılar eski obaya, inşa edilen kaleyi gördüklerinde şaşırdılar. Böyle bir şey beklemiyorlardı. Gabtu'dan haber vermesini istemiş ve daha yaklaşmadan söndürtmüştü meşaleleri Askold, varlıklarını ne kadar geç belli ederlerse o kadar üstün başlarlardı savaşa. Ay ışığıyla yetineceklerdi. Okçuların yüksekte durduğunu da hesaba katarak menzilden dışarı çektiler kendilerini. Atlarını güvenceye aldıktan sonra daha dinç olan Yelgüder askerleri herhangi bir baskına karşı hazır durumda beklerken Askold'un yorgun adamları ise yere oturdular. Askold ve diğer beyler durumu konuşmak için toplandı.
- Bunu nasıl başarmış olabilirler ki?
- Göründüğünden de zayıftır belki, zaten pek sarp bir şeye benzemiyor.
Askold iyice bir göz gezdirdi kaleye.
- Çok küçük görünüyor, kaç asker olabilir ki içeride?
- Bizden az oldukları kesin ama duvara ulaşana kadar sayımızı çok azaltabilir okçuları.
Düşüncelere daldı Askold. Gabtu eski obasını görünce hüzün duygusu içerisinde yitip gitmişti. Diğer herkesin duyguları ise şaşkınlıkla umutsuzluk arasında bir yerlerdeydi.
- Bu böyle olmayacak, hepsini görelim bir şunun.
Yorgun atına koşup atladı Askold, Gabtu ve Athis hiçbir soru sormadan onu takip etmişti. Gabtu'ya başıyla selam verip atına tırmanmakta olan Athis'e döndü:
- Dostum, senin burada kalıp sürübaşlarına eşlik etmen gerekiyor. Yoksa kendi bildikleri gibi hareket edecekler.
- O zaman korumalarını al bari yanına.
- Dikkat çekmek istemiyorum. Gabtu bana yolu gösterir.
Somurtan Athis atından indi. Daha fazla itiraz etmemesi gerektiğini biliyordu.
- Nasıl dersen öyle olur. Burayı merak etme.
Arkasını dönüp uzaklaştı sürübaşlarına doğru. Gabtu ile Askold ise kalenin çevresini dolanma amacıyla yola koyuldular. Ses çıkarmamak için yavaş sürüyorlardı atlarını.
X
Yaralı Nisk elinde baltasıyla üzerine doğru koşuyordu. Kaçmak için çevresine bakındı Rentus, nereye dönerse dönsün aynı savaşçı üzerine gelmeye devam ediyordu. Savaşmak zorunda olduğunu kabullenip kılıcını kaldırdı ve adam yeterince yaklaştığında savurdu ancak kolunu oynatamadı. Sol eliyle kolundan tutmuştu savaşçı. Sırıtarak elindeki koca baltayı Rentus'un sol bacağına indirdi, ani ve sıcak bir acı oluştuğu kadar hızlı bir biçimde yerini soğuk bir boşluğa bıraktı orada. Bacağına baktı Rentus, kan damlayan baldırının alt kısmında hiçbir şey yoktu. Onu ayaktan tutan tek şey ise hala kolundan tutmakta olan Nisk'ti. Suratına doğru hırladı vahşi adam, nefesinin kokusunu akciğerlerinin dibinde bile hissetti Rentus. Başını geriye kaçırmaya çalışırken savaşçının kahkahasını işitti. Sağ elinde bir balta tutmuyordu adam, Rentus'un sol bacağını tutuyordu. Kopan kısmını Rentus'un suratına doğru bastırmaya başladı. Burnu ön bacak kaslarının arasına sıkıştı, ağzına önce kanı doldu sonra da uyluk kemiği. Kafasını ne kadar geriye çekmeye çalışırsa çalışsın fayda etmiyordu. Tüm yüzü kendi kanı ile ıslanmıştı ve soluk alamıyordu.
- Çavuş Rentus, Uyanın!
Aniden fırladı ayağa Rentus. Yüzündeki terleri sildi.
- Ne? Ne oldu?
Doktor nefes nefese yanıtladı
- Niskler! Çok kalabalık! Her asker duvarlara!
Hızla giyinmeye başladı Rentus, korktuğunu hissediyordu. Ensesinden kafasının tepesine doğru bir karınca ordusu koşuşturuyordu. Doktor gitmişti onun kalktığını görünce, kapıya doğru yürüdü acemi çavuş. Duvara gidip Niskleri görmek bile istemiyordu. Bu ufacık kapana kısılmışlardı işte. Doğrudan Castratta'ya açılan tek bir kapı...
Aklına gelen fikirle heyecanlanan Rentus, kalenin ortasında bulunan karargah binasına doğru koşar adımlarla ilerlemeye başladı.
X
Geri döndüklerinde Athis'i sürübaşları ile tartışırken buldular. Onu burada bırakarak doğru yapmış olduğunu kabul edercesine baktı Askold'a genç adam. Ne tartıştıklarını bile umursamadan söze girdi Askold:
- Aptal olmalı bu Equanlar! Kalenin yalnızca bir kapısı var. Bir! Athis, hemen adamları al ve orayı tut. Şu ufacık kalenin içinde hapsedeceğiz onları! Kaç gün dayanabilirler ki?
Bıkkın bir nefes verdi Athis.
- Biz de onu konuşuyorduk.
Olban söze girdi:
- Beklemekle yiğit olunmaz genç adam. Buraya saldırmaya geldik, saldıracağız.
Athis mahçuptu, Askold'a doğru konuştu rapor veren asık bir surat ifadesiyle:
- Arabaları parçalayıp merdiven yapma emri verdi beyler. Bizimkilere dokunulmamasını sağladım ancak kendi arabaları ile ilgili kararlarına müdahale edemedim, fikirlerini değiştirmelerini de sağlayamadım. Kusur benim.
O sırada balta seslerini duydu Askold. Gözlerini kapatıp başını geriye attı ve yıkılmış bir biçimde üfledi. İç dünyasında bunları yaparken dış görünüşünde hiçbir değişme olmamış, düşünceli gözlerle boşluğa bakmıştı yalnızca. Zayıflık belirtisi hareketleri yapmaması gerektiğini daha çocukken öğrenmişti. Olbanın hakaretini de duymazdan geldi, bu seferlik. Athis'e baktı.
- Hemen gidip daha sessiz çalışmalarını sağla. Sessiz ve hızlı. Aniden saldırma fırsatını yitirmemeliyiz. Gün ağarmadan merdivenler hazır olursa okçularını uykuda yakalayabiliriz.
- Ya kapı? Dönerken ne yapacağız ayrıca?
Dönüş lafını duyan Olban beyden bir hoşnutsuzluk sesi geldi. Daha savaş başlamadan dönüşü düşünmeyi yakışık bulmuyordu. Troban bey lafa girdi:
- Ben kapıyı adamlarımla tutarım meraklanmayın.
- Tamam. Sen adamlarını alıp oraya doğru yola çık hemen, Gabtu seninle gelip fark edilmeden gidebileceğiniz bir yol göstersin. Kalan askerlerin hepsi merdiven yapımıyla uğraşsın. Biz de şu saldırıyı planlayalım. Kaleyi aldığımızda herkes kendine bir Equan atı bulacaktır dönüş için.
X
Yüzbaşı çıkarken girdi Rentus komuta odasına. Kale komutanı olan binbaşı ise gayet rahat görünüyordu masasının arkasında.
- Buyurun Çavuş.
- Komutanım, kuşatılmış olduğumuzu duydum.
- Evet doğru. O vahşiler buraya gelmeye cesaret edebilmişler. Herhalde derilerinde oklarımızla birkaç hava deliği açalım istiyorlar. Ha ha!
- Ama kalede yalnızca inşa bölüğü ve saldırı bölüğünün ufak bir kısmı var. Yeterli olacak mı?
- Olsun, onlarda tek bir bölük bile yok ki. Serseri bunların hepsi. Arabalarını parçalayıp merdiven yapıyorlarmış, yazık. O merdivenler bu duvarlara yaklaşamayacak bile.
- Yaklaşmazsalar buranın içinde kaç gün dayanabiliriz ki?
- Dayanırız asker, korkuyor musun yoksa?
- Hayır komutanım, tabii ki hayır. Eğitilmiş bir Equan askeri hiçbir şeyden korkmaz. Ben yalnızca düşündüm ki hazır hepsini burada yakalamışken hiçbirinin o pis çadırlarına dönmesine izin vermeyelim, hem arabalarını da parçalamışlar, bu salaklıklarının bedelini ödetelim de bundan sonra Equanlardan korkmayı öğrensinler!
- Hoşuma gitti bu fikir, devam et...
- Bunun için Castratta'ya gidip saldırı bölüğünün oradaki kısmını da getirmemiz lazım. Kapının tek olduğunu biliyorum, ama yanıma yeterince asker verirseniz kuşatmayı yarıp bunu yapmaya gönüllüyüm.
- Çok güzel de bir bölüğün onlara yeteceğini sanmıyorum, epey kalabalıklar.
Rentus'un kafasındaki karıncalar ensesinden aşağı tüm bedenine yayıldı bu sefer. O kadar mı kalabalıktı Niskler?
- O zaman Castratta'daki herkesi getiririm komutanım, bir gideyim de.
- Kabul. Askerlerle konuş, gönüllülerden bir manga alıp git, burayı çok boş bırakamayız.
- Emredersiniz komutanım.
X
Torfur söz aldı.
- Yelgüder kavmi beyleri olarak biraz konuştuk Askold Bey. Bizi düşündüren bir şey var.
- Söyleyin nedir?
- Bu obada ölenler Yelgüder kavmindendi. Bu bizim kanyolumuz. Bölgeyi de biz biliyoruz, Equanları da. Karar yetkisi bizim olmalı.
- Gelenekleri biliyorsunuz. En çok askeri ben getirdim, komuta etmek de benim hakkım.
Lodnar yanıtladı bu sefer:
- Evet ama hepimizin adam sayısını toplayınca seninkini geçiyor. Dolayısıyla kararları bizim kuracağımız bir kurul verebilir, geleneklere de ters düşmemiş oluruz böylece.
- Savaştan bahsediyoruz, kuruldan karar çıkacak diye düşmandan biraz beklemesini mi isteyeceğiz? Her ordunun ya tek başı olur, ya da orduda kimsenin başı omzunda kalmaz.
- Kurul kararıyla yetki tek bir kişiye devredilebilir savaş boyunca. Böylece tek baş olur.
- Ne yani şimdi geleneklerimizin etrafında dönmece mi oynuyoruz? Gelenekleri değil kendinizi kandırırsınız ancak. Ayrıca benden çok askere sahip olmanızın nedeni obalarınızdaki her adamı buraya getirmiş olmanız. Bense yalnızca Nisk kardeşlerinin kanını geri almak için kendi sürüsünü bırakıp gelebilecek durumda olan adamları getirdim. Emrim altında üç kavim var, hepsini buraya toplasam toprak çöker, rüzgar durur. Siz yalnızca bir kavimsiniz, o da iki sürü eksik. Athis gidip de Yelgezerleri ikna etmese buraya çok daha azınızın gelebileceğini de hepimiz biliyoruz. Komuta benimdir, geleneği bu Valen aklı kokan laf kalabalıklarınıza çiğnetmem!
Askold'un sinirden kolları titriyordu. Beyler ise susmuştu.
X
Komutanın odasından çıkan Rentus kuşatmanın durumunu görmesi gerektiği gerçeğiyle yüzleşti. Tahta platforma yürürken yanına kimleri alabileceğini tarttı kafasında. Etrafındaki askerlere baktı. Dışarıdakilere fark ettirmemeye çalışarak herkes yayını ve sadağını almış platforma çıkmaya hazır biçimde bekliyordu. Askerlerin yüzlerindeki özgüveni gördü, hepsi kazanacaklarına anlaşılmaz biçimde emindi.
Platforma çıktığında gördüklerine inanamadı, kapının önünde kimse yoktu! Nisk askerleri kuzeyde ve menzilin dışında duruyordu. Hızla indi aşağı, saldırı bölüğünden olup da kalede kalan askerlerin yanına gitti koşar adımlarla.
- Hey, beni dinleyin! Castratta'ya haber götürmek için komutandan onay aldım, kapının önü boşken hemen çıksak iyi olur. Kimler gönüllü? Bana bir manga lazım.
Askerlerin hiçbirinde bir isteklilik belirtisi yoktu.
- Kimse yok mu? Ne oldu size böyle?
Bir asker gelip selam durdu önünde.
- Komutanım, buradaki silah arkadaşlarımızı yalnız bırakmak istemiyoruz.
- Evet, hazır Niskler kendilerini öldürtmeye gelmişken buradan gidemeyiz.
Tek başına gitmeyi düşündü bir anlığına. Peşinden gelebileceklerini veya yolda saldırıya uğrayabileceğini düşünerek hemen vazgeçti.
- Ben de istiyorum burada kalıp savaşmak, ancak Castratta'ya ulaşıp yanımıza tüm bölüğü alırsak daha iyi olmaz mı? Siz şu anda Castratta'da olsaydınız buradaki arkadaşlarınızın gelip sizi çağırmasını istemez miydiniz? Hızla gider, atlarımızı değiştirip bölükle geri döneriz. Son kez soruyorum, kimler gönüllü?
Bazı askerlerin surat ifadesinin değiştiğinin, kiminin dudaklarını birbirine bastırarak başını yukarıdan aşağı salladığını görebiliyordu. Başarmıştı.
- Hadi ama, acelemiz var!
On dört kişi çıktı gönüllü olarak. Rentus en iyi at süren onunu seçti. Atlarını hazırlamalarını söyleyip haber vermek için komutanın odasına döndü.
X
Gecenin vedası başlamış, görüş mesafesi artmıştı. Yanında Troban ile önden gidiyordu Gabtu, dikkat çekmemek için yavaş ilerliyorlardı. Onları tepenin arkasından dolaştırmıştı, ses çıkarmadıkları sürece fark edilmeyeceklerdi. Castratta'dan gelen herhangi bir yolcu için kapının önünün fazladan aydınlatılmış olduğunu Askold'la yaptıkları keşif gezisinden dolayı biliyordu.
Yolu görebilecek kadar yaklaşmışlardı. Biraz daha ilerlediklerinde kapıyı da görebilir oldular yamacın yanından. Adamlar oldukça arkalarında kalmıştı, Troban konuştu:
- Barikatları şu sağ tarafa kuralım, iki tepenin arasında yol daralıyor.
- Bilgi senin, karar senin Troban Bey. Ancak orası kaleye fazla uzak olmaz mı? Önümüz çok geniş kalıyor.
- Uzak olsun, bu yola girecekler ne de olsa.
- Eğer kafaları biraz çalışırsa yolun dolu olduğunu görüp kapıdan çıkar çıkmaz tam güneye sürebilirler atlarını. Asıl kuvvetlerimiz zaten kuzeyde kaldı, bizim de barikatı toplayıp yakalamamız zor olur.
- Bu yol zaten güneye bakmıyor mu?
- Hayır. O doğrudan Castratta'ya gidiyor, güneybatıya. Tam güneye inerlerse Valen toprakla... Olamaz! Bak!
Kapıdan Equan atlıları çıkıyordu dörtnala, Troban hemen arkasına dönüp bağırdı hızlanmaları için. Önlerini kesmek için hala epey bir mesafe gitmeleri gerekiyordu. Tartışmaları boşa çıkmış, zorunluluktan dümdüz önlerindeki kısmına gitmek zorunda kalmışlardı yolun. Gabtu yayını omzundan aldı, sadağından bir ok çıkarmaya çalışırken at üzerindeki dengesini yitirdi ancak düşmeden toparlanabildi. Diğer askerlere baktı, hiçbiri at üzerinde savaşmaya alışık değildi. Arabalardakilerin ise zaten öyle bir şansı yoktu. Yayı omzuna geri atıp mümkün olduğu kadar hızlandırdı atını. Ok atmaya fırsat bulamasa bile gövdesiyle engel olacaktı kaleden çıkanlara.
X
Üçgen diziliminde ilerliyorlardı ve Rentus tek başına en önde olmaktan hiç memnun değildi. Hızlı olmaları gerektiğine dair itirazlarına karşın hepsi tüm zırhlarını giyip mızraklarını almıştı. Ağırlıkları altında zorlanan atların toprağa zulmeden nallarının çıkarttığı gürültü, miğferini zor taşıyan başını ağrıtıyordu. Aniden karşısında bir atlı gördüğünde buna inanamadı, tam yolun ortasında durmuş yayına ok sürmeye çabalıyordu. Bir rüya bile olsa onu ezmesi gerektiğine kanaat getirerek hiç yavaşlatmamış olduğu atını sürmeye devam ederken mızrağını hazırladı. Karşısındaki tahminen eğitilmemiş olan at çıkan gürültüden korkup şaha kalkarak yana çekilince okçunun dengesi bozuldu, kendi mızrağı ise okçuya değil de ata saplandı. Sağ taraftan yaklaşan çok sayıda Nisk'i yeni fark eden Rentus mızrağını ata saplı halde bırakarak Castratta'ya doğru mahmuzladı atını.
X
Tam da okunu atmak üzereyken atın bir anlık korkusu her şeyi mahvetmişti. Düşerken sol ayağını son anda çekip atın üzerine yatarak düşüşünü yumuşattı genç kız. Hemen ayağa kalkıp yeni bir ok sürdü yayına, tek fırsatı olacaktı. Hızla uzaklaşan adama nişan almaya yoğunlaşan Gabtu arkasındaki atlının ensesine doğru yaklaşan mızrağının varlığını bile hissetmiyordu. Hedefini vuracağına emin olunca yayını serbest bıraktı.
