Beneath the ground

Rüyalar Gerçek Olmaz

~Mustafa Türkan

Gamze her zamanki gibi çığlıklar ile uyandı. Meşe ağacından yapılmış yumuşak ve büyük yatağından ayaklarını yavaşça aşağıya bıraktı. Yanındaki ten rengi plastik masasının üçgen şeklindeki sivri ucuna tutunarak ayağa kalktı. Başı çatlarcasına ağlıyordu. Birden üstüne kar yağarcasına üşüdüğünü hissetti, masadaki saatte meraklı gözlerle baktı; Saat beşi yirmi geçmekteydi. Kalkıp biraz kafasını dağıtabilirdi, sonra kahvaltıyı hazırlardı. Mervidenlerden aşağı sendeleyerek inerken merdivenlerin çıkardığı o sinir bozucu sesleri büyük babasının yazlık evinin terasındaki oturduğu sandalyenin seslerine benzetti. Büyük babası artık yürüyemediği için hep orada elindeki avı tüfeğiyle otururdu. Belki de o tüfeği tutmasının nedeni biraz hava atmaktı. Gamze gözünden akan yaşları silmek için elini göz merceklerinin kenarlarındaki virajlara getirince büyük babasının görüntüsü de parçalanarak yok oldu.   

Mutfak kapısının önünde olduğunu fark edince kapının kolunu oğluna kızdığında yaptığı gibi yere atarcasına indirdi, mutfağa sızan güneşe bakınca tozların havada uçuştuklarını gördü. Ellerini yıkamak için lavaboya doğru yöneldi, lavabonun önündeki kirli camdan dışarı baktığında mis kokulu yemyeşil çimleri kesen bahçıvanın ayağını makineye kaptırışını görünce “Aman Tanrım” diye fısıldadı. Kanların çimenleri sularcasına aktığını görünce bir anlık da olsa gözlerinin karardığını hissetti. Islak lavaboya sımsıkı tutundu, başını lavaboya eğerek “Tanrım lütfen olmasın!” diye yalvardı.

Murat ise şaşkın bir yüz ifadesiyle mutfak kapısının önünde ona bakıyordu. Gamze kırık uçlu saçlarını yavaşça kulaklarının arkasına geçirerek “Kahvaltını hazırlayayım mı?” diye sordu. Murat bir ikim adım attıktan sonra neler olduğunu anlamaya çalışan bakışlarıyla “Ne oldu? “diye sorar sormaz gamze ona doğru sarıldı; Murat’ın üzerindeki beyaz tişört ıslanmıştı. Gamze ağlamasını kesmek için her defasında daha çok sıkıyordu. Murat onu hafifçe geri itti, tedirgin bir ses tonuyla “Anlat bana aşkım” dedi. Gamze “Bir rüya gördüm, daha doğrusu kâbustu. Yani saçma duymak istemezsin.” dedi ısrarcı ifadesiyle.

“Hayır, anlat rahatlarsın. 'Rüyanı anlatırsan gerçekleşmez' derler.”

“Gerçekten mi?”

“Ben sana ne zaman yalan söyledim?”

“Tamam, aynı bugün olduğu gibi senden önce kalkmıştım rüyamda. Saat beşi yirmi geçiyordu. O zaman da başım ağrıyordu, merdivenlerden inerken büyük babamı düşünüyordum. Aynı şey gibiydi…”
“Dejavu?”

“Evet, sonra mutfağa girip lavaboya yönelmiştim, ama pencereden baktığımda bahçıvanın ayağını makineye kaptırdığını gördüm. Bu sabah olduğu gibi sanki çimenlerin üzerine kırmızı bir yağmur yağıyordu.”

“Devam et hepsini anlat.”

“Sen geldin, sana olayları anlattım. Telefon çaldı, cevap vermek için açtığımda kızımız arıyordu. Özge idi sesinden anladım; en kalın seslisi o biliyorsun. Sonra fısıldarcasına “olis” dedi. Fakat anladım, aslında polis demek istiyordu. Ve bu sözcüğün gerisini “öldü” kelimesi izledi. Ya Fatma, ya İlknur ölmüştü. Sonra telefonun hattı koptu.”

“Ama rüyalar gerçekleşmez.”

“Murat, biliyorum onların başı belada.”

“Sen medyum falan değilsin. Geleceği bilemezsin”

Bir süre sessizlik olduktan sonra telefon acı acı çalmaya başladı. Gamze iki adım attıktan sonra telefonu açtı, içinden “Lütfen kızım olmasın!” diye dualar ediyordu; ama bu Özge’nin sesiydi. Öğürürcesine “olis” diye seslendi. Gamze telefonu elinden düşürdüğünde Murat ağlayarak avizeyi yerden alıp kulağına dayadı, “Kızım?” diye sorduğunda hat kesilmişti. Gamze “Hani rüyalar gerçek olmazdı? Hani sen bana yalan söylemezdin? Murat kızım öldü. O öldü. Ben biliyordum. Ama onu kurtaramadım. “ dediğinde Murat yalvardı “Lütfen bu bir rüya olsun...”