Beneath the ground
Mecelle-i Fürahnek: Film
Grindhouse

90’lar sinemasını kökten
değiştiren ve tekrar dirilten bu ikili, adını altın harflerle sinema
tarihine yazdırdı. Yıldızı sönmüş oyuncuları
canlandırmak bir yana, kullandıkları eskimiş motifleri ve konuları da
yeniden hayata döndürmek konusunda gayet başarılılar.
Estetize ettikleri şiddeti, uzakdoğu filmlerini, ikinci kalite video
kültürünü (ya da B-Filmleri),
70’lere ait her şeyi, kurgu anlayışlarını ve çok
geniş bir yelpazede ele aldıkları malzemeleri aynı potada
öylesine güzel eritiyorlar ki kelimelerle ifade
etmekte zorlanıyorum. Yer aldıkları her proje ve filmi iple
çekilen başka bir ortaklığa rastlamak sanırım o kadar da
kolay değil. Bu birliktelik 1996 yılında çekilen
Günbatımından Şafağa (“From Dusk Till
Dawn”) ile başladı ve günümüze
kadar çok da verimli bir ortaklığın ilk adımı oldu.
Sin City filminin yönetmeni Robert Rodriguez, bu sefer
yıllardır kendine örnek aldığı filmlerdeki korku tarzını
harmanlayarak karşımıza çıkıyor. Quentin
Tarantino’nun Haziran ayında gösterime giren filmi
Ölüm Geçirmez’in ikinci ayağı
olan Robert Rodriguez imzalı Dehşet Gezegeni, kasabada yaşanan bir
patlama sonucu ortaya çıkan gazın insanları cani yaratıklara
nasıl
dönüştürdüğünü
anlatan bir zombi filmi. Rodriguez filmde daha önceden
birlikte çalıştığı Marley Shelton, Bruce Willis ve Quentin
Tarantino’yla birlikte çalıştı. Freddy Rodriguez,
Naveen Andrews, Rose McGowan, Michael Biehn, Jeff Fahey, Tom Savini ve
Rodriguez’in oğlu Rebel Rodriguez filmde rol alan diğer
oyuncular. Filmin kadrosuna sonradan katılan Tarantino, senaryoyu
okurken “Bir Numaralı Tecavüzcü”
rolünü çok beğendiği için bu
rolde oynamak istemiş.
Zombi filmlerinin hayranı olan yönetmen, eski zombi
filmlerinden tamamen farklı bir şey yapmak istiyordu ve senaryosunu
oluştururken filmin temeline karakterleri oturttu. Karakterleri oturtma
işinde çok başarılı olmuş. Eğlenceli ve değişik bir
sürü karakter var. Filmin yapımcısı Nicotero
hikâyenin yıllar önce yazılmaya başladığından
bahsediyor: “Spy Kids hatta The Faculty zamanlarında
Robert’ın bana 'İçinde bir doktor ve karısı olan
bir zombi filmi fikrim var. Hatta bir sahnesinde karanlık bir yoldan
geçen arabaların ışığı sayesinde zombilerin kurbanına yavaş
yavaş yaklaştığını göreceğiz' demişti.”
Robert ona ilk 30 sayfayı göndermiş sonraları ise devamını
yazamamış ve arka arkaya zombi filmleri çekilmeye devam
etmiştir. 21 Days Later, Dawn of the Dead, Land of the Dead ve Shaun Of
The Dead arka arkaya vizyona girerken Rodriguez de Spy Kids serisinin
ikinci ve üçüncü filmleriyle Sin
City’yi çekti ve senaryosuna devam etti. Bu
filmlerde olmayan şeyleri eklemeye çalıştı. Rodriguez filmde
geleneksel zombi filmleri yapısının dışında bir anlatım uygulasa da
Dehşet Gezegeni’nin klasik korku filmlerinden beslenen bir
tarafı da var. Rodriguez’in senaryosu sıra dışı makyajlar ve
özel efektler gerektiriyordu.
Ödüllü makyaj ustası Greg Nicotero film
için kadroya dahil oldu. Makyaj efektleri
Rodriguez’in filminde kullanılan efektlerin sadece bir kısmı.
Spy Kids 3-D ve Sin City filminin özel efektlerini yapan ekip
bu filmde de birlikte çalıştı. Efektleri Troublemaker
Digital grubu hazırladı ve özellikle Rose McGowan’ın
bacağı için uzun uğraşlar sergiledi.
Tam anlamıyla bir Grindhouse deneyimi yaşatmak için de
ikilinin çektiği filmlerin arasına uyduruk fragmanlar
yerleştirildi (bu fragmanlardan bir tanesini Rob Zombie bir diğerini
ise Eli Roth çekti). Sanırım bu şekilde istenilen havayı
fazlasıyla tattırmayı başardılar.
Biraz filmin iyi ve kötü yönlerine değinmek
gerekirse; 28 Hafta Sonra’nın politik göndermeleri
ile iyice bir ciddiyet kazanan zombiler, Dehşet Gezegeni’nde
daha çok Troma gezegeninden fırlayıp gelmiş ıslak canavarlar
olarak karşımıza çıkıyor. George Romero ve John Carpenter
klasiklerine sayısız göndermelerle dolu bir film yapan
Rodrigez her türlü şovdan kaçınmıyor.
Filmde yönetmen faktörü yok denecek kadar
azalıyor. Öte yandan, kadınları daha fazla ön plana
çıkaran her iki film de, onları adeta fetiş oyuncularına
dönüştürüyor. Yani burada tek
eleştirebileceğim her ne kadar kadınlar erkeklerle eşit
güçte olsa da, hatta onlardan daha da
güçlü gösterilseler de,
yönetmenlerinin arzu objeleri olmaktan kurtulamıyorlar. Dehşet
Gezegini’nin saklamaktan korkmadığı
absürdlüğünü de atlamamak
gerekiyor. Yüzü kimyasal gaz
yüzünden iltihap kaplamış bir hastanın, bir sahne
önce ona üstünlük taslayan doktorun
yüzüne kendi yüzündeki iltihap
baloncuğunu patlatarak sürmesi gibi absürd sahneler,
filme gerçekten müthiş bir dinamizm katıyor. Bu
filmi oyun kuralları önceden belirlenmiş bir futbol
maçı olarak görebilirsiniz. Ölüm
Geçirmez’in gölgesinde kalsa da
Rodriguez’in pası attığını, Tarantino’nun da pası
alıp, golü attığını görebilirdik. Maç
tadında iki ayrı film deneyimi eski istismar sineması
günlerine geri dönmek için ideal
filmlerden…
Ölüm Geçirmez/Death Proof
Sinemanın şımarık çocuğu tarafından yapılan işlerin bir
‘garip’ olduğunu daha en baştan biliyoruz.
Tarantino’nun son icadı “Ölüm
Geçirmez”i (”Death Proof”,
2007) de yönetmenin sinefil kimliği ve bu ‘şımarık
çocuk’ haliyle birlikte
düşünmek, filmi anlamak açısından
oldukça faydalı olabilir. “Ölüm
Geçirmez”, Tarantino’nun sırdaşı
Rodriguez’le birlikte hayata geçirdikleri projenin
bir ayağı olmakla birlikte B tipi filmlere sevgi gösterisine
dönüşen, dahası izleyiciyi bildik Tarantino evrenine
davet eden bir çalışma.
“Ölüm Geçirmez” B tipi
filmlerin koşullarından ileri gelen bir pespayeliğin izlerini
sürüyor ve bir B filmleri güzellemesi halini
alıyor. Filmin açılışından kapanış jeneriğine kadar bu tutum
kolayca hissedilebilir. “Ölüm
Geçirmez”, söz konusu filmlerin
70′lerde popüler olmasından kaynaklı, o yılların
havasını taşıyor. Oyuncuların giysilerinden filmde öne
çıkan arabalara, jenerik yazılarının biçiminden
çalan müziklere kadar birçok unsur
70′ler havası taşıyor. Fakat filmde gözüken
cep telefonuyla birlikte, Tarantino filmin zamanını şaşırtıyor. Bu,
yönetmenin filmdeki ilk numaralarından biri. Bununla birlikte
klasik sinema anlatımı açısından hata sayılabilecek
birçok şey de filmde kendisine yer buluyor. Mesela filmin
esas karakteri Dublör Mike, bir ara kameraya bakıyor. Normal
bir filmde bariz bir hata olacak bu davranış, Tarantino’nun
filminde, B filmlerde amatör oyuncu kullanımına bağlı olarak
doğan hatalara bir gönderme anlamını taşıyor. Zaten Tarantino
değil miydi ki, “Jackie Brown”un (1997) bir
sahnesinde mikrofonu neredeyse perdenin ortasında afişe eden? Yani
Tarantino, ‘bilinçli hata’ları seviyor.
Bu hatalar “Ölüm
Geçirmez”de sınırlı değil elbette.,
Yönetmen bilinçli hatalarına, B filmlerin
gösterildiği sinemadan ya da filmin kopyasından kaynaklı
sorunlara gönderme yaparak devam ediyor. Mesela zaman zaman
filmde bariz fark edilen atlamalar ve tekrarlar var. B filmlerin teknik
yetersizliğine ve sinema salonlarındaki
görüntü kalitelerine göndermeler
yapıyor. Yetmezmiş gibi film, ilk yarısında daha
‘kötü’ bir seyir deneyimi
yaşatıyor; mesela görüntü oldukça
çizilmiş bir şekilde perdede beliriyor, arada
görüntü siyah beyaza
dönüyor ve filmin diğer yarısı daha temiz bir şekilde
izleyicinin karşısına çıkıyor.
Hikâye ve göstermeyi seçtikleri
bakımından da film B filmlerine yaklaşıyor. Psikopat bir
dublörün arabasıyla genç kızların peşine
düşmesini anlatan Ölüm Geçirmez
sıradan ve basit bir öykü benimsiyor. Filmin
göstermeyi seçtiklerine gelirsek de, B filmlerin
istismar sinemasıyla olan ilişkisine değinmek faydalı olabilir. Zira B
filmler, izleyici çekebilmek adına şiddet ve seks
sahnelerini cömertçe kullanan, istismar sinemasının
güzide birer parçası haline gelen yapımlardı.
Tarantino da filmde, abartıya kaçmasa da şiddete yer
veriyor. Kadın oyuncuların ağırlıklı olması sebebiyle de filmde
kadınların vücut kıvrımları, bazı zaman detayıyla kör
göze parmak sergileniyor. Yani Tarantino, şiddeti ve kadınları
açıkça kullanarak istismar sinemasına kucağını
açıyor! Tarantino o klasik göndermeleriyle dolu
kendi dünyasını inşa ediyor. Bu özelliği bakımından
film, yönetmenin diğer filmleri gibi bir bulmacayı andırıyor.
Burada da seyir zevkini oluşturan esas etken hikâyeyi takip
etmekten ziyade, yönetmenin neyi hangi filme gönderme
olarak kullandığını çözebilmek. Önceki
filmlerinde sıkça başvurduğu üzere ekranı ikiye
bölerek, bu yöntemle Brian De Palma sinemasına el
sallayan çağdaş sinemanın dahi çocuğu, burada da
zaman zaman başka filmlere kimi zaman da kendi sinemasına göz
kırpıyor.
Bu göndermelerin dışında yönetmenin takıntıları da
filme sirayet ediyor. Tarantino, daha önceki filmlerinde
kullandığı üzere burada da bagajın içine
yerleştirilmiş kamerayla bir sahne çekiyor. Tabii
Tarantino’nun dillere destan olan ‘ayak
fetişizmi’ de baştan sona bağıra çağıra kendini
belli ediyor. “Ölüm
Geçirmez”le Tarantino, bayağı filmlerden kendine
has bir estetik yaratarak sıra dışı olmayı başarıyor. İki filmi
kıyaslamak gerekirse bu film daha başarılı,
çünkü Tarantino yönetmenlik
koltuğunda "bu filmde ben varım, seyircim yalnız değil" derken Rodrigez
sadece şov yapmaya çalışmış. Özellikle 70'lerin
ucuz B tipi korku filmlerini özleyenler ve çağdaş
sinemanın öncü yönetmeni
Tarantino’nun son filmini merak edenlerin
kaçırmaması gereken bir film.
