Ana Sayfa La Résistance Giriş Yazısı

Beneath the Ground Haziran 2008
Gönderen Yabancı #3.
Kerem ya da Alp



Mesaj Sayısı: 3
« :5 Nisan 2008, 00.11 »

Uyandım.

Kurumuş dudaklarım birbirinden zor ayrılıyor, güneş yanığı tenim terlemek istiyor ama başaramıyordu. Zorla kalktım ayağa, bilmediğim topraklardaydım.

Geçmişimden kaçmıştım.

Kendimden kaçmıştım.

Bir zamanlar kendi halinde mutlu bir devletin varisi olan ben artık tek başına bir adamdım.

Kalabalıktılar, saldırgandılar ve bizi hazırlıksız yakalamışlardı.

Bulabildiklerimle kaçma emri almıştım babamdan. Kuzeybatıya gidecektik, dağlara sığınacak, hatta dağları aşıp bilinmezliğe dalacaktık.

Yolda yiyecek de bulamadık, güvenlik de. Hazırlıksız olduğumuzdan yanımızda pek bir şey yoktu ve geniş çayırlarımızdan pek uzaktık; bu bozkır hayatı ve kıraç dağ yamaçları bize yabancıydı. Hastalık ve açlık çoğumuzu kırıp geçmişken bir de haydutlar tarafından saldırıya uğradık. Direndim. Savaştım. Ancak son haydut da öldüğünde sadece sekiz kişi kalmıştık. Ben, iki erkek daha, bir kadın ve dört çocuk. Adamlardan biri de ağır yaralıydı. Bir iki gün geçmeden, o ve iki çocuk kanama ve hastalıktan öldüler. Çekirdek aileden farksız bu grupla devletimizi yeniden kuramazdık. Bunu onlar da anlamış olacak ki, bir gece gittiler. Bir yerlerde bir ev yapıp kendi hayatlarını başlatacaklardı herhalde. Bir krala ihtiyaçları yoktu.

Hayatımda hiçbir şey kalmamıştı görevimden başka, ben de kalan gücümle tutundum ona ve aştım dağları.

Şimdi bir yol kenarında tükenmiş olarak yatıyorum. Bir yol olması umut verdi bana, ölüme ne kadar yakın olsam da. Sandığımızın aksine dağların ardı dünyanın sonu değildi, buralarda da uygar insanlar vardı.

Bayılmışım.

Kendime geldiğimde sert bir zeminde uzanıyor ve tanıdık bir ses eşliğinde sallanıyordum. Başım feci ağrıyordu ama sesin bir tekerlekten çıktığını, ülkemdekilerden pek farkı olmayan bir arabada olduğumu fark ettim, ancak nalların sesi daha bir ağırdı bizim oradaki atlardan ve daha yavaş ilerliyordu araba.

Kollarım bağlıydı. Arabacıya bağırdım ama bizim dilimiz - belki de artık yalnızca benim dilim - burada bilinmiyordu tabi. Arabacı da bana tamamen yabancı bir dilde yanıt verdi, tek bir sözcük takıldı kulağıma: Pulchraqua.

Bu sözcüğün kadim dildeki "aqua pulchra" ile bir ilgisi olduğu geldi aklıma ve dil derslerine gösterdiğim ilgisizliğe duyduğum pişmanlık içinde yarım yamalak seslendim arabacıya kadim dilde:

- Kimsiniz? Ellerimi ne bağladınız? Ben kral oğluyum!

Güldü adam:

- Bildiğine göre eski dil, belki haydut değil sen. Ben az bilir eski dil. Söyle büyücülere Pulchraqua'da.

- Çöz o zaman beni. Kafes yok bana. Suçlu değil ben.

- Buna Pulchraqua'da karar verilir. Sus şimdi.

Eski dil, hiç de iyi bir yol değildi derdimi anlatmak için. Yeterli konuşamıyordum ve arabacı da elinden geleni yapıyor gibi görünse de bu dili sevmediği belliydi.

Sustum. Yol altımda takırdıyor, çalkalanıyor, zıplıyordu. Görebildiğim alanda uygarlık izleri vardı, şehre yaklaşıyor olmalıydık. Yorgunluk yüzünden pek de hassas olmayan burnuma bile yoğun bir tuz kokusu geliyordu, bir de şu yanağıma çarpan hafif rüzgar!

Garip bir yerdi burası. Toprağı, insanları, havası, her şeyi yabancıydı bana. Ama en önemlisi dili yabancıydı. Bu toprakların yaygın dilini öğrenmeden hayatta kalmam zordu.

Kerem ya da Alp



Mesaj Sayısı: 3
« :4 Mayıs 2008, 12.10 »

Yabancı, güneydoğudaki Aşılmaz Dağlar'ı Pulchraqua şehrine bağlayan yolda, bir arabanın arkasında geleceğin neler getireceğini merak ederek yol alırken; diyarın diğer ucunda, haritaların en kuzeybatı köşesinde, genç bir asker korkuyla ufku gözetliyordu kalenin burcundan. Askerin adı Rentus'tu, kalenin ise Castratta. Eski imparatorluk dağıldığından beri burada olan kalenin aşınmış, kan lekeli taşları kimsenin saymaya uğraşmadığı kadar neslin bitmek bilmez Equa-Nisk çatışmalarında can verişine tanıklık etmişti. Ne kalenin önündeki verimli toprakların sağladığı bereketi bırakmaya niyetliydi Equanlar, ne de artık hem gelenek hem de geçim kaynağı haline getirdikleri yağmalara son vermeye niyeti vardı Nisklerin. Kalenin etrafına dizilmiş köyler yağmalandıkça toprağın gübresi daha da zenginleşiyor, verim arttıkça daha fazla Equan riski göze alıp bu köylere yerleşiyor ve bir sonraki Nisk saldırısında kaledeki askerlerin köye daha çabuk yetişmesini ümit ediyordu.

Rentus'un zorunlu askerliğinin bitmesine altı ay kalmıştı. Altı ay daha hayatta kalabilirse vatandaş olmaya hak kazanacak, kasabasına dönüp kendine bir hayat kuracaktı.

Askerliği ülkenin iç kesimlerinde, eğitim bölüğünde başlamıştı her genç gibi. Çok yoruluyordu belki ama artık çocukluktan çıkıp erkekliğe adım atmak, her gün daha eğitimli ve daha güçlü bir adama dönüştüğünü görmek yorgunluğunu hissedilmez kılıyordu.

Ne yapması gerektiğini öğrendikten, yani at üstünde hızlı ve isabetli bir okçu, yakın dövüşte ise kılıcını yeterince iyi kullanabilen bir adam haline geldikten sonra sıra tüm bunları disiplinli bir şekilde yapmayı, bir asker olmayı öğrenmeye gelmişti. Disiplin kavramına içten içe bir türlü uyum sağlayamamıştı ama eğitmenlerin gözüne yeterli görünecek kadar doğru davranmayı başarmıştı yediği birkaç dayaktan sonra.

Eğitim bittiğinde doğuda, Valen sınırında görevlendirildi. Kavga etmekten bile aciz olan bu koca göbekli tüccarların sınırdan geçişini seyretmekle geçiyordu günlerin çoğu. Arada bir de haydutları kovalıyorlardı ki her zaman kolayca üstün geldikleri bu hafif çatışmalar ona oldukça keyifli geliyordu.

Güzel günlerin sonu güneye, Novoxim sınırındaki karanlık, hastalık kaynayan, tedirgin kalelerden birine yollanmasıyla geldi. Kirli havayı soluduğu her gün evine duyduğu özlem daha da artarken onu ayakta tutan şey döndüğünde yapacaklarına dair kafasında kurduklarıydı. Nöbet sırası ona geldiğinde ise, Novoxim ülkesinin gri-siyah göğünün kirli beyaz çölü kestiği ufku her an başlayabilecek bir saldırının gerginliğiyle izlerken hatıraları da, planları da son derece ulaşılmaz geliyordu.

Ciddi bir çatışmaya girmeden, yalnızca yanan gözleriyle bol bol öksürdükten ve iki kez de revirde yatacak kadar hastalandıktan sonra, son görev yeri olacak olan Castratta'ya atandığında kötü kısmı atlattığını sanmıştı. Ülkeyi kuzeye doğru boydan boya geçerken yeşil vadilerin, sarı buğday tarlalarının kokusunu bolca çektiği içine. Niskler devlet düzen bilmez vahşiler de olsa en azından bunda sonra soluyacağı hava temiz olacaktı.

Umutlarının hepsi daha kaleye vardığı akşamüstü kayıplara karıştı. Öğrendiği kadarıyla o sabah Niskler yakındaki bir köye saldırmıştı, köyü savunmaya giden askerler de onlara. Ölen askerlerin gömülmesine yardım ederken havanın o kadar da temiz olmadığını fark etti. Her taraf yemyeşil de olsa burada hava korku ve ölüm kokuyordu.

Novoxim sınırındayken ölüm, öksürmekten göğsünüz çok ağrıdığında başınıza gelmesini dilediğiniz masalsı bir kavramdı; bu kalede ise, az önce gömülen, bedenleri balta darbeleriyle parçalanmış askerlerin de öğrenmiş olmaktan büyük ihtimalle pişman olduğu gibi, bir an önce gözlerinizi açıp da uyanmayı dilediğiniz bir gerçekti.

Mavi göğün yeşil çayırları sınırladığı ufka ellerinde baltalarla çığlık atarak gelen devler görme endişesiyle bakarken buraya geldiğinden beri geçen yedi günü ve bundan sonra geçireceklerini düşündü, her sabah uyandığında aklına gelen ilk şey o gün boynuna bir Nisk baltası inip inmeyeceğiydi.

Akşam çöküyordu artık kaleye, nöbeti az sonra bitecekti.

Güney burcunda başlayan bir hareketlilik fark etti.

Kerem ya da Alp



Mesaj Sayısı: 3
« :4 Mayıs 2008, 12.10 »

Doğunun önemli ticaret şehri Pulchraqua'da güneş denize dalarken girdi şehre yaşlı tüccar Targolien. Şehrin güzelliğine tepeden bakarken, sorununu kısa bir süre de olsa uzaklaştırabildi zihninden. Şu anda arabasında yatmakta olan bu sorun, bilinen toprakların güneydoğu sınırını oluşturan Aşılmaz Dağlar'ın eteklerinde, yol kenarında bulduğu hırpani görünümlü bir adamdı. Onu baştüccar Welien'e götürüp bu işten sıyrılmaya karar vermişti yol boyunca düşündükten sonra. Ne var ki şehre ancak akşam çökerken varabilmişti, sabaha kadar bu adamı evinde tutması gerekecekti. Mantıklı olan onu kilit altında tutmak olsa da, genç ve hırslı Welien davranışları önceden kestirilemeyen bir adamdı. Anlattıklarına onu inandırmayı başarırsa, bugün arabasının arkasında hayatta kalma mücadelesi veren adam gelecekte hayat alma mücadelesi veren birine dönüşebilirdi ve Targolien, intikam peşindeki rakipleriyle mücadele ettiği yılları geride bırakmıştı.

Pulchraqua'ya ömrünün son döneminde huzur bulmak, ölümü beklerken hayatın tadını çıkarmak için gelmişti yıllar önce, buraya atanmasını sağlamak sahip olduğu tüm nüfuzu kullanmasını gerektirmişti. Ama huzursuzluğun onun nerede olduğunu bulup da peşinden gelmesi çok uzun sürmemişti. Geldiğinde denizci Matros halkının ufak, sakin ve insana hayatın yaşamaya değer olduğunu hatırlatacak kadar güzel bir liman kasabasıydı burası; ta ki kayıtlara "Pulchraqua'nın ilk baştüccarı" olarak geçen Targolien atanma görevini yerine getirip de kasabayı işlek bir ticaret merkezine dönüştürene, masum genç kız güzelliğini kendi elleriyle bozup da eski günlerini makyajla geri getirmeye çalışan yaşlı bir kadına dönüştürene dek. Onun açtığı yoldan kasabaya akın eden Valen tüccarlarıyla birlikte gelişen ticaret, yakın çevredeki Baravid ve Ranke halklarını da buraya çekmiş, kasaba hızla kozmopolit bir şehre dönüşmüştü. Kendini işin heyecanına kaptıran, başarılarının mutluluğuyla gençliğine dönen Targolien onu arka plana itmeye çalışan genç tüccarlarla rekabet ederken; hayalini mahvetmekte olduğunu görmesini engelleyecek kadar hırsla doluydu gözleri. Gücü iyice azalıp da asıl aramakta olduğu şeyin sakinlik olduğunu hatırladığında, başka bir yere atanmasını sağlayacak nüfuza artık sahip değildi. Buraya bu kasabada ölmek için gelmişti ve bu şehirde ölecekti. Baravid-Ranke çatışmaları artınca durumu kontrol altına almak için başkentten atanan yeni baştüccar Welien'in Pulchraqua'yı doğunun en büyük ticaret merkezi yapmaya kararlı olduğunu bizzat kendisinden duyduğu günden beri tek dileği, ölümün bu kurnaz gençten daha hızlı olmasıydı.

X

Baştüccar Welien güneşin batışını seyrediyordu köşkün penceresinden. İşlerini bitirmişti, az sonra üst kattaki evine çıkacaktı. Popülariteye her zaman dürüstlükten daha fazla önem veren biri olarak her fırsatta bu şehir için ne kadar uğraştığını anlatsa da aslında yaptığı pek bir şey yoktu. Başkenttekiler aksini düşünse de bu şehre asıl hakim olan güç Matros halkıydı hala, kendisine ne kadar ılımlı ve kibar davranırsa davransın Matros valisi de Welien'den üstün olduğunun bilincindeydi. Potansiyelini keşfetmekte olan şehir ise kimseye gerek duymadan büyüyordu zaten. Gelecekte kayıtlar Pulchraqua görkemine ulaştığı sırada baştüccarın o olduğunu yazacağına göre Welien için hava hoştu. Onun aklında bu liman şehrinde çok daha fazlası vardı. Burada yaptığı basit işler - Ranke ile Baravid halkları arasındaki çatışmanın Valen yararına sürekliliğini sağlamak, haydutlarla saldıracakları tüccarları diğer halklardan seçip Valen tüccarlarından uzak durmaları için anlaşmak bunlardan başlıcalarıydı - onun yetenekleri ile alay etmekten başka bir şey değildi. Ne var ki meclisteki beceriksizler ne diyorsa onu yapmak zorundaydı. Baravid-Ranke tartışmalarına bu kadar önem veriyorlarsa o da verecek, Matros valisi bu kadar etkiliyken korsanlarla anlaşma yapmasını tehlikeli buluyorlarsa o işi küçük limanlardaki tüccarlara bırakacaktı.

Bir gün başkente geri dönecekti Welien. Bir gün başkente hükmedecekti. Meclis başkanı olacak, koca villasında keyif sürerken bir yandan da Diyar'ın gizli hükümdarı olacaktı. İşte o zaman herkes görecekti şu anda meclis koltuklarını dolduranların hiçbir şeyden anlamadıklarını.

Güneş batarken her şey zor görünse de, doğan güneşin neler getireceği tahminlere sığmazdı.

X

Pulchraqua'nın genişleme inşaatı hiç bitmeyen limanında çalışan denizcilerin, güneşin ufuk çizgisinin mavi sularında yüzüşünü seyredecek vakti yoktu. Tekrar denize açılmadan önce gemilerin bakımı yapılmalı, yelkenler gözden geçirilmeli, korsanlara karşı alınan cephane ve taşınacak ticari mallar gemilere yüklenmeliydi. Kaptanların işi de az sayılmazdı, diğer kaptanlarla uzun uzun sohbet edip limanlar, ticaret yolları, korsanların yaygın olduğu bölgeler ve Ada'daki yönetim loncasından gelen son haberler hakkında bilgi alışverişi yapılmalıydı. Tüm bunlara rağmen, ister kaptan olsun ister tayfa, her denizci için liman hayat da demekti aynı zamanda. Toprakta yürümenin tadı çıkarılmalı, hanlarda içip kumar oynanmalı ve gemide yalnız uyunan geceler paranın yettiği kadar kadınla telafi edilmeliydi. Gemiciler arasında fahişe hastalıklarından ölenlerin korsan kılıcıyla ölenlerden çok daha fazla olması pek de şaşırtıcı değildi Matros halkı için. "Hanlar gemicilerin cennetidir." derdi Kaptan, "o yüzden hepimiz cehenneme gideceğiz." Küçük bir çocukken gördüğü cehennemi kabuslarında sık sık ziyaret etmeye alışık Mannelig de cennetin tadını çıkarıyordu. Anıları çok bulanık da olsa yeterince rahatsız ediciydi: Yalnızca köyüne saldıran atlıları, yanan evleri ve annesinin soğuk bedenini hatırlıyordu. Vahşi hayvanlara yem olmadan yan köyden avcılar tarafından bulunması, köyden kaçarken haydutlar tarafından fark edilmemesi kadar büyük bir şanstı.

Avlanıp yeterince erzak toplayan köylüler, haydutların bir sonraki hedefi olmadan önce batıya göçerken, o da yanlarındaydı. Nehri takip ederek dev bir gölün kenarına varan köylüler burada yeni bir hayata başlarken, o da kendisini evlerine alan yeni ailesinin yanında acılarını unutmaya çalışıyordu. Tüm köyün en çok ilgisini çeken şey, anlayamadıkları bir nedenden dolayı suyunun tadı tuzlu olan ve üzerindeki su katmanı durmaksızın parçalar halinde yükselip kumlu kıyıya vurarak köpüren göldü. Yaptıkları basit kayıklarla ve eskiden nehirdeki balıkları avlamakta kullandıkları yöntemleri biraz geliştirerek bu gölden şaşırtıcı derecede çok sayıda, oldukça iri balıklar tutabildiklerini keşfettiklerinde göle duydukları sevgi ve ilgi katlanarak arttı, görünen o ki burada yaşam geldikleri bozkırdan daha kolaydı. Mutluluğun kısa sürmeye mahkum bir kavram olduğunu bilmeden, geleceksiz bir neşe içinde kutladılar bir şenlikle artık vatan saydıkları bu toprağın ve gölün bereketini.

Rahat günler şenliğin ikinci yıldönümüne kadar sürdü. Tüm köydeki binalardan daha büyük kayıklara binmiş, hayvan görünümlü adamlar gölden gelene kadar. Mannelig için aynı kabus yeniden sahneleniyordu ve tüm şansını bir öncekinde harcamıştı.

Yakında adlarının 'korsan' olduğunu öğreneceği adamlar onu kaçırıp da 'gemi' dedikleri dev kayıklardan birine bindirdiklerinde yolculuk tekrar başlamıştı onun için. Bir süre için yaşamın ona sunduğu tek şey onu hayatta tutmaya yetecek en az miktarda su ve ekmek ile hayatta kalmasına izin verecek en fazla miktarda dayak oldu. Daha sonra onu güverteye çıkardılar, yerleri temizlemesi için eline bir paspas tutuşturdular.

Korsanların yanında geçirdiği sürede bir çok yeni kavram öğrendi onların konuştuğu kaba dille birlikte. Bunların arasında 'köle' gibi hiç öğrenmek istemeyecekleri de vardı, 'deniz' gibi rahatlatıcı olanlar da. Dev gölün sırrı artık çözülmüş de olsa, bunu daha kolay yoldan öğrenmeyi tercih ederdi. Gemiye o sıradaki sahiplerinden çok daha düzgün görünümlü adamlar saldırdıklarında, karşılık verecek kadar korsan hissetmiyordu kendini hala. Geleceğin var olmayışını kabullenmiş her köle gibi yalnızca seyretti olup biteni; ikinci köyünü yakan, onu ölüme gülen gözlerle bakan, her tarafı dayak izleriyle kaplı bir çocuk haline getiren korsanlar öldüğünde içi alınmış bir intikamın soğukluğuyla doldu. O günden sonra o düzgün görünümlü adamlara, Matros halkının gözüpek denizcilerine hep koşulsuz bir sevgi besledi, onu tutuklamalarına rağmen.

Bir korsan değil de, tanınmamış bir halkın kayıp bir üyesi olduğunu anladıklarında serbest bırakıldı ve yapmayı bildiği tek işe, güverteyi temizlemeye koşuldu gemide boş durması yerine. Yaptığı şey değişmemiş de olsa, çalıştığı kişiler değişmişti ki bu da mutlu olması için yeterliydi. Hepsi onun yaptığı işlerle mesleğe başlamış olan tayfalar ona kendilerinde biri gibi davranıyordu. Eski ismine dilleri pek dönmediğinden yeni de bir isim vermişlerdi ona: Mannelig. Bu çok sevdikleri eski bir şarkının baş karakterinin adıydı. Eski isminin ona iyi bir hayat getirmediğini de göz önünde bulundurarak o günden sonra yalnızca bu ismi kullandı. Yalnızca tayfalar değildi ona iyi davranan, kaptan da hem başına gelenlere üzüldüğü hem de ilginç bulduğu bu çocukla sık sık konuşuyor, tayfalar ona gemiciliği öğretirken o da Matros kültürünü öğretiyordu.

Tüm bunlar bir ömür önceydi. Kaptan emeklilik zamanının geldiği gerçeğine direnen aksi bir ihtiyardı şimdi, kendisi ise geminin en yaşlı tayfası. Onu kurtaranların hepsi yaşlanıp gitmiş, bir tek kaptan ve kendisi kalmıştı bu antika gemide. Güneş tenini iyice esmerleştirmiş de olsa, Mannelig'in bir Matros olmadığını ilk bakışta anlamak zor değildi. Bu ona zarar vermekten çok her gittiği handa kadınlar tarafından ayrı ilgi görmesini sağladığından, durumundan şikayetçi olduğu söylenemezdi. Ne kadar istese de bir türlü kurtulamadığı korsan aksanına rağmen akıcı konuşuyordu yaygın dili, ancak hala kendi dilinde düşünüyor, rüya görüyor ve yeterince sarhoş olduğunda şarkı söylüyordu.

Son çivisini de çaktı o gün için. Çalışma vakti bitmiş, eğlenme vakti başlamıştı. Geminin tekrar yola çıkmasına birkaç gün vardı. Yarın malları yüklemeye başlayacaklar, işleri bittiğinde denizde yeni bir yolculuğa başlayacaklardı.

Hana doğru yola çıktı. Zamanı varken karanın tadını çıkarmalı, tayfalıktan kazandığı her parayı değerlendirmeliydi. Kim bilir daha kaç ay boyunca dünyası o gemiden ve bitmek bilmeyen mavilikten ibaret olacaktı yine. Onun yaşında bir adam için tayfalık fazla yorucu bir meslek olmaya başlamıştı. Bir zamanlar denizi çok sevmiş de olsa, göl sandıkları denizin kenarındaki köyünün bilgesinden duyduğu söz hala kulaklarındaydı:

"Evlat" demişti, başını onun yüzüne bakacak kadar kaldıramayan, ama yine de gözlerinin içine bakıyormuş gibi hissettiren, belki de istediğinden de fazla deneyim yaşamış olan ihtiyar, "Değişmeyen tek şey ölü olanlardır."

X

- Affet, bağlı duracaksın. Yarın göreceksin Welien'i. O eski dil bilir. Benden bu kadar!

Yaşlı adam kapının önüne iki kap yemek, bir testi su ve kapların üzerinde duran, şekli yurdumdakilerden - eski yurdumdakilerden - farklı da olsa ekmek olduğunu tahmin ettiğim bir şey koyduktan sonra tedirginlikle kapıdan çıkarken bir kez daha konuştu:

- Bolca verdim, aç olmalısın. İyi insanım ben. Sonra hatırla.

Benden korktuğu belliydi. Hissettiğim kadar bitkin görünmüyordum belki de. Kapıyı kapattıktan sonra arkasından tekrar seslendi:

- Sana güvendim. Kaçmaz kral oğlu.

Yeterince güvenmiyor olacaktı ki ağır bir şeyin sürünerek taşındığını ve kapıya dayandığını işittim.

Açtım. Yemeklere saldırdım gücümden geriye kalan son kıvılcımla.

Doymak çok iyi gelmişti. Eski lezzetleri bir daha bulamayacağımın farkındaydım. Durumumu düşündüm. Aslında yaşlı adam fazla iyi niyetli davranıyordu, bunu yapmaya niyetim ve yeterince enerjim olsa arkasına ne koymuş olursa olsun kapıyı açıp onu öldürmem işten bile sayılmazdı. Eğer yarın da işler iyi giderse bu adama olan can borcumu ödeyecektim günün birinde.

Şu Welien de kimin nesi acaba? Umarım güneş artık güzel günlere doğar.

Kaçmak değil, kıpırdayacak gücüm yok.

Beneath the Ground Haziran 2008