|
Annem aradı. Telefonun çalışından anlamıştım arayanın o olduğunu.
"Nasılsın?" dedi.
"İyiyim." dedim.
Sesi mesafeliydi. Artık geri dönmemden umudunu kesmiş olmalı. Yoksa beni ikna etmek için oradaki güzelliklerden, her şeyin nasıl iyi gittiğinden bahseder, inandırıcı olmak için sahte bir neşeyle, samimiyetle konuşurdu.
"Paran var mı?" dedi.
"Var." dedim.
Biraz havadan sudan konuşup, kapattık telefonu. İyi bir evlat olamadığımı, onu tek başına bıraktığım için ne büyük bir vicdansızlık yaptığımı düşünen insanların sözlerine direnmekten vazgeçmiş olmalı. Oysa her oğulun anasına duyduğu minneti ben de duyuyordum. Sadece bunu göstermek için bir şeyler yapmanın gereksizliği, kendimle birlikte bir de onu düşünmekten alıkoyuyordu beni. Sonradan düşününce "Param var." diyerek hata ettiğimi farkettim. Konuşmadan duyduğum rahatsızlık, lafı uzatmamak için ödeyemediğim faturaları unutturmuş olmalıydı bana.
Dışarı çıktım. Hava can sıkıcı şekilde sıcaktı. Asfalt yolda, bunalıp dükkanının dışında plastik bir taburede oturan züccaciyeci dışında kimse yoktu.Bir markete girip su ve sigara aldım. Suyu bir dikişte içip, sigarayı yaktım.
"Nereye gidiyorsun?"
Bir önemi yoktu nereye gittiğimin. Gereksiz bir soruydu. Cevap alamayınca, sustu.
Otobüs durağı bile boştu. Sıcak herkesi klimalı, pervaneli yerlere kapatmış olmalıydı. Nereye gitsem acımasız bir boşluk, yalnızlık hissiyle doluyordum. Belki de bilerek en ıssız yolları seçmiştim ama o anda bunun bir önemi yoktu.
Sıradan, şehir tipi bir ağacın gölgesine yaslanmış boş bir banka oturdum. Tahtaların üzerinde küfürler, isimler, yerel bir futbol takımının ismi, bir kalp, basitçe tasvir edilmiş bir sevişme sahnesi ve başka şeyler vardı. Dünyada kalıcı olma isteğinin fosilleriydi bunlar.
Bir sigara daha yaktım. Bu kez rahatsız etti duman, ama söndürmedim. Kimi zaman, özellikle sıcak havalarda sigara içmek, zor oluyordu gerçekten.
Arkamda bir gülme sesi duydum. Dönüp baktığımda, bir başka banka oturmuş bir kız ve bir oğlanın bana baktıklarını gördüm. Kızın bakışlarında acıma, oğlanın bakışlarında uyarı vardı. Bir laf etmek geldi içimden, başka bir şeye, şansıma arka yoldan geçen arabaya, bakar gibi yapıp kaçırdım gözlerimi.
Onlara bakmadığım yalanı. Ne onlar inanıyordu buna, ne ben. Bu, basitçe boyun eğişti. Bundan daha açık ne olabilirdi ki?
Parka başka gençler de geldiler.Gürültülü bir şekilde konuşuyor ve gülüyorlardı. Benden bahsedildiğini ya da bahsedileceğini düşününce rahatsız olup kalktım banktan.Gerçi kalkmasaydım da bir şey farketmeyecekti. Canları isterse benden bahsedecek, canları isterse gülecek, canları isterse bambaşka konulardan konuşacaklardı. Orada olup olmamam pek bir şeyi değiştirmeyecekti. Ama onları dinlemek, gürültülerinden, bahsettikleri konulardan rahatsız olup, sesimi çıkaramamak düşüncesi fena halde canımı sıkmıştı. Orada kalsaydım onlara ne diyeceğim, nasıl davranacağım, ilk yumruğu kime atacağım ya da yerdeki sopayı alıp almayacağım düşüncesi eve gidene kadar oyaladı beni.
Eve gittiğimde hava kararmak üzereydi. Dışarıda düşündüğümden fazla oyalanmış olmalıydım. Gerçi pazar günleri yapacak hiçbir işim olmadığından, akşamı etmiş olmak, tüm gün sürecek bir can sıkıntısından da kurtarmış oluyordu beni.
Televizyonda sıkıcı bir tekrar bölümü bitmek üzereyken telefon çaldı. Çalışından annem olduğunu düşündüm ama arayan teyzemdi. Sesi zayıf ve yapmacık bir sakinlikle acıklı çıkıyordu. Anneme akşam pazarından dönerken araba çarptığından, oracıkta öldüğünden bahsetti. Sonra ağlamaya başladı. Aklıma yerde yatan annem ve etrafına saçılmış, bir kişinin üç günlük ihtiyacını karşılayacak şekilde özenle seçilerek alınmış sebze meyveler, eğer fazladan parası varsa tanıdık kasaptan aldığı yarım kilo kıyma geldi. Bu düşünce yüreğimin sıkışmasına yetmişti.
"Ne zaman geleyim?" dedim.
"Yarın gel." dedi.
Telefonu kapattıktan sonra bir sigara daha yaktım. Dizinin tekrar bölümü de bitmişti. Can sıkıntısıyla kalkıp bir bardak çay doldurdum kendime. Pazartesi iş günüydü, patronun canı sıkılacaktı biraz, ama bunda benim suçum yoktu. Annemi gömmek en doğal hakkım olmalıydı. Gerinip esnedim.
"Üzülmen gerek." dedi.
Üzülmüştüm elbette, ama ağlamak bir şeyi değiştirmeyecekti. Öldüğünde bunun farkına varmamış olması sevindirici olmalıydı. Sonuçta bunun artık onun için bir önemi yoktu. Ne yere saçılan kıymanın, ne domatese gelen zammın, ne oğlunun, ne her akşam komşularıyla yaptığı muhabbetlerin, ne de komşularının bir anlamı vardı artık. Geride kalanlara düşen, bedeni gibi hatırasını da gömmekti. Bu saatten sonra bizden ne yas, ne gözyaşı, ne de başka bir şey isteyemeyeceğini, bunların onun için hiçbir anlamı olmayacağını, bunların tek amaçlarının insanlara bir şeyleri göstermek olduğunu bildiğimden içim rahattı. Tek bilmek istediğim, annemin ölümüyle aklıma gelen kendi ölümümdü. Onu da düşünmenin bir anlamı yoktu. Her zaman birileri ölüyor, birileri yaşamaya devam ediyordu. Ölenler öldüğünün farkında olmuyor, kalanlarınsa pek çoğu kimlerin öldüğünden habersiz normal yaşantılarına devam ediyordu. Öyleyse ölümün bir anlamı yoktu. Mühim olan, yaşayabildiği süre içerisinde insanın neler yaptığıydı. Bu durumda ben de hayatıma devam etmeliydim.
Bir sigara daha yaktım. Saatin geç olmasına aldırmadan, nasılsa yarın işe gitmeyecektim, bir çay daha doldurdum kendime. Karşısında sızana dek, anlamsız programlar arasında gezinip durdum.
|