Yaz Planları

Sonunda yaz geldi. Finallerin bitmesi ve okulun kapanması ile artık rahatlayabildim biraz. Gerçi hemen staja başlamam gerekti ama açıkcası bu benim için pek sorun olmadı. Sadece bu aralar evde pek bilgisayarla uğraşamıyorum o kadar. İşte bu yüzden bu yazıda bu kadar gecikti. Hatta bunu da işyerinden yazıyorum.

Berbat geçen bir seneden sonra bütün yazımı tembellik yapıp rahatlamak isterdim ama tatile fırsatım yok. Öyleyse hırsımı çıkarıp bu yazı yapmak isteyipte yapamadığım herşeyi gerçekleştireceğim bir yaz haline dönüştürmek istiyorum.

Yapmak istediğim ilk şey gitar çalmayı öğrenmek. Arkadaşın gitarı arakladım, evde pinekliyor şimdilik. Çalışmak için birkaç kaynakta buldum. Geriye sadece evdeki saatlerimin bir düzene girmesi kaldı. Şimdilik eve kaçta gideceğimi bırak, gidip gitmeyeceğim bile pek belli olmadığı için çalışmaya başlayamıyorum. 1-2 hafta içinde herşey düzene oturacaktır diye umuyorum.

Diğer konu oyun yapmak. Bu yaz bolca oyun yapacağım. Sadece yapıp bırakmayacağım da, aynı zamanda her biri için bir websitesi hazırlayacağım, çeşitli sitelerde oyunları duyuracağım vs., yani yapılması gereken herşeyi yapacağım. Kendime belirlediğim minimum sayıda 12. Herkül'ün 12 görevinden esinlenerek bir arkadaşla (Revan) ufak bir yarışma demeyelim de bir meydan okumaya (challenge) giriştik. Son gün 22 eylül yani yaz ayının son gününe kadar vaktimiz var.

Ayrıca yaz bitene kadar bolca yazacağım ister BtG için olsun ister kendim için olsun.

Bütün planlarım bu kadar. Yazın sonunda ne kadar başarılı olduğumu göreceğiz.

The Killing Moon

Off sınava çalışmak yerine oturup film izledim. Gerçi hangisi inkar, bütün sene çalışmadığım bir dersi son gün çalışarak verebileceğimi düşünmek mi? Yoksa çalışmak için son şansımı film izleyerek harcamak mı? Açıkcası ikiside :).

Donnie Darko, evet kesinlikle bir süper kahraman. Richard Kelly ise bir deha. Birçok sahne kafamda tekrar tekrar oynuyor şu anda, garip bir his. Neyse daha fazla zırvalamayacağım, izleyin ve kendiniz düşünün birşeyler.

Dailymotion'ı yasaklamadılarsa işte filmin muhteşem şarkılarından birini buyrun buradan dinleyin.

The Killing Moon


under blue moon i saw you
so soon you'll take me
up in your arms
too late to beg you or cancel it
though i know it must be the killing time
unwillingly mine

fate
up against your will
through the thick and thin
he will wait until
you give yourself to him

in starlit nights i saw you
so cruelly you kissed me
your lips a magic world
your sky all hung with jewels
the killing moon
will come too soon

fate
up against your will
through the thick and thin
he will wait until
you give yourself to him

under blue moon i saw you
so soon you'll take me
up in your arms
too late to beg you or cancel it
though i know it must be the killing time
unwillingly mine

fate
up against your will
through the thick and thin
he will wait until
you give yourself to him

fate
up against your will
through the thick and thin
he will wait until
you give yourself to him
you give yourself to him
la la la la la...

fate
up against your will
through the thick and thin
he will wait until
you give yourself to him
la la la la la...

fate
up against your will
through the thick and thin
he will wait until
you give yourself to him

fate
up against your will
through the thick and thin
he will wait until
you give yourself to him
la la la la la...

Bring Out Your Dead

Garip, önce David Eddings'in haberi geldi, arkadasından da bu.

Ünlü oyuncu, kung-fu diyince aklımıza gelen Amerikalı, David Carradine 3 haziranda son filminin çekimleri için bulunduğu Tayland'ta kaldığı otel odasına ölü bulundu. Polisin söylediğine göre odadaki dolabında asılı bulunmuş. Garip bir ölüm şekli. Bolca da spekulasyonlar var. En eğlencelisi sanırım Carradine'ların aile avukatı Mark Geragos'un Larry King Live şovda ortaya attığı iddia. Kendisine göre bu cinayetin arkasında "gizli bir kung-fu suikastçi örgütü" var :).

Baş sağlığı diliyoruz ailesine...

Hat Dersleri 2

Ne kadar tembelim ben ya, gel blogcuk seveyim seni biraz, nasıl da boşlamış sahibin seniii, kıyamam (yeni yazı da yazasım yok, hat derslerimle idare edeceksin artık sevgili blog)…

Hazır hat dersim tatile girmiş, bu sene geçmiş olduğum dersleri koyayım şuraya bari :)

Sırasıyla, cim ve sin bağlamaları. En son iki örnekse yeni başladığım Rika hattı. Rika hattı nedir, ne değildirin cevabı da BtG Temmuz sayısında  olacak. (Reklam da yaparım, evet.)
Photobucket

Photobucket

Photobucket

Photobucket

Photobucket

Photobucket

Photobucket

David Eddings Vefat Etmiş

Biraz geç olacak ama bunu yazmadan geçmek istemedim. Ünlü fantastik kurgu yazarlarından David Eddings 2 haziran 2009'da aramızdan ayrılmış.

Açıkcası herhangi bir kitabını okuyabilmiş değilim ama Sparhawk karakterini merak ediyordum ve bu karakterin öykülerinin geçtiği serilerini almayı düşünüyordum. Yaşarken okumak kısmet değilmiş artık.

Ölüm

Son bir haftadır evdeyim. Okula gitmeyi bıraktım ve dış dünyadan kendimi tamamen soyutladım.
Raporlar, ödevler… Birkaçının teslim tarihi çoktan geçti. Hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden, oyun bile oynamak istemiyorum. STALKER’ın ortasında oyunu sildim, Fallout 3 bulmuştum bir yerlerden. O da yarısında kaldı. Telefonları açmadım, mesajlara ve e-postalara cevap vermedim. Uyku düzenimi vampirlerle aynı kulvara koydum. Yemek yemeyi bıraktım ve iskelet gibi oldum. Sadece bilgisayar başındaydım ve rüzgar nereye götürürse oraya gittim İnternet’te. Anonim kimlikle onlarca kişiye e-posta attım. Başka kıtalardan tanımadığım insanların hayatlarını inceledim, gözüme kestirdiklerimi Google’dan takip edip nasıl insanlar olduklarını ve neler ile uğraştıklarını gördüm. Forumlarda insanların hiç ilgimin ve bilgimin olmadığı konular hakkında yaptıkları tartışmaları okudum: Pearl Jam versus Nirvana, Bush versus Obama, etoburluk versus otoburluk…

Acayip acayip şeyleri okumaktan gözlerim kanlandı. Tabula Rasa isimli MMO’nun kapatılışı, gölge insanlar isimli paranormal olduğu iddia edilen olaylara getirilen bilimsel açıklamalar, Carl Jung, farkında olunan rüyalar, Gaius Julius Caesar’ın hayatı, Netstorm isimli eski bir oyun, kara enerji, üreme psikolojisi…

Bugün aniden her türlü pisliğe dalış yapma kararı aldım ve hemen altında “Welcome to the Internet” mesajı olan ünlü pisliklerin dışında, onlarca insan ve hayvan cesedine, intihar bombacılarının ve intihar edenlerin kalıntılarına baktım. Kopmuş bacaklar, çıkmış gözler, kan, revan. Birtakım gerizekalıların bir kediyi öldürüşü ve cesedini parçalamaları ile ilgili resimlere göz attım.

Yazının gittikçe kötü bir hal aldığını biliyorum. Daha fazlasından söz etmeyeceğim, endişelenmeyin; istemiyorum zaten.

Sonra oturup düşündüm.

Birkaç yıl sonra basacağım bir mayın muhtemelen o bacaksız vücutlar içeren ceset resimlerinden birini bana ait yapacak. Genelde pek fotojenik olmamamın dışında, hiçbir endişe duymuyorum. Kan kaybından bembeyaz olan, şoktan titreyen ellerime bakarken muhtemelen “Ölüyorum.” cümlesinden başka bir şey geçmeyecek aklımdan. Belki de “Oo, leziz vahşet!” bile diyebilirim o anda, bilemiyorum.

Gecenin karanlığında, ekrandan dağılan kırmızı ve ten rengi ışıkların aydınlattığı odamda ellerimle başımı tutuyorum ve bir paralelkenarı andıran kafatasımı yokluyorum. Avuçlarımın altında inatla çarpan kalbimin yarattığı periyodik basıncı hissediyorum ve “Yaşıyorum.” diyorum. Bu, omurgamın ortasından ve fare tutan sağ elimden gelen uyarı niteliğindeki ince sızı ile de destekleniyor.

Sonra başka şeylere kayıyor düşüncelerim. Artık çoğu şeyi hatırlamadığımı farkediyorum. Çocukluktaki doğum günlerimi hatırlamıyorum. Aslında çocukluğumla ilgili birkaç şey hariç hemen hemen her şeyi unuttuğumu anlıyorum. Gri bir sis var sanki tüm geçmişle ilgili. Ailem, öz ailemmiş gibi gelmiyor. Bir ailem varmış gibi bile gelmiyor. Doğmuşum gibi gelmiyor. Yaşlanıyormuşum gibi de gelmiyor, işin komiği. Zaman olduğu yerde duruyor ve çoğumuzun sandığının aksine, akmıyor gibi.

Uyumak istiyorum. Daha çok uyumak ve hep uyumak. Günde 12 saatten aşağı uyumuyorum. Rüyalarımın o uçuk, serin havasından ebeveynlerimin kızgın bağırışları bile kopartamıyor beni. Kocaman rüya “kürelerinin” içinde gezip duruyorum ki bunun ne olduğunu size anlatabilmem mümkün değil. İsimsiz canavarlarla savaşıp kendimi feda ederek dünyayı kurtarıyorum. Hiç bilinmedik gezegenlerde, uzayın derinliklerinde, farklı ve sürreal gerçekliklerde dolaşıyorum. Gerçekte var olmayan ama birçok kereler gittiğim yollardan yeniden geçiyorum ve “Geçen sefer buradan gittiğimde yol uzamıştı, şurası daha kestirme sanki.” diyorum. Eski ve var olmayan arkadaşları görüyorum, onlarla özlem gideriyorum ve eski günlerden konuşuyoruz. Bir iki tanesine vücutsuz kafaların bizi kovaladığı o korkunç şatodan nasıl kaçtığımızı hatırlatıyorum. “Ne günlerdi!” diyoruz. Adını bile bilmediğim, yüzleri habire değişen ve bazen de yüzleri hiç olmayan fakat gayet iyi tanıdığım yoldaşlarımla kara kalem dünyalarda garip yolculuklara çıkıyorum. Hiç konuşmayan ve belki de dilsiz olan, yüzü her gördüğümde değişen ama her bir yüzü en az bir önceki kadar güzel olan sevgilimin gözlerimin içine bakarak benzerini dünyada görmediğim bir biçimde gülümsemesi güç veriyor bana.

Yanından ayrılmadan önce son bir kez elini tutuyorum. Manzara değişiyor ve kafamda sağ tarafından bir anten çıkan motorsiklet şapkamla Road Runner’ı yakalaması için Coyote’a planlarında yardım ediyorum. ACME marka kara tahtaya yazdığı denklemlerin doğruluğunu onaylamam için bana bakıyor ve ben de “g’yi neden 9.81 aldın? Sanırım yanlış yazdın, g 17 olacak!” diyorum ve elini başına vurup düzeltiyor. O sırada Wernher Von Braun geliyor ve üzerinde yıldız şeklinde şekerlerin olduğu bir “tören keki” getiriyor. Flaşlar patlıyor ve kameralara el sallıyorum. O sırada Road Runner yanında yeni müttefiği Nikola Tesla ile çıkageliyor ve çekişme başlıyor. Coyote ile beraber uçurum başında tuzak olarak koyduğumuz kaya ile beklerken bir anda aşağı atlamak geçiyor içimden ve atlıyorum. Yere çarpınca yer esniyor ve bir tramplen gibi beni yukarı atıyor. Ayaklarımın üstüne düşüyorum ve kendimi uçsuz bucaksız bir çölde buluyorum. Evimdeymişim gibi hissediyorum. Uzaktan bir at arabasının geldiğini görüyorum. At arabası yaklaşınca beyaz, periye benzer kıyafetleri ile Kraliçe iniyor arabadan. Yerinin ormanlık bir ülke olduğunu hatırlıyorum ve onu uzun zamandır tanıyorum. Bana gülümsüyor. “Unutma, tüm dünyanın imparatoru sadece ve sadece sensin. Yıldızı hatırla.” dediğini anlıyorum gülümsemesiyle. Elinde Külkedisi masallarından kalma, ucu yıldızlı bir değnek taşıyor. Birlikte saatler, belki de asırlar boyunca yürüyoruz ve hiç konuşmuyoruz. Yağmur yağıyor ve rahatlatan bir meltem okşuyor yüzümü. Bir sürü şey düşünüyorum. Onlarca şey… Bir süre sonra kendimizi yürümeye başladığımız yerde buluyoruz ve Kraliçe bana gülümseme ile veda ediyor. Araba yavaş yavaş uzaklaşırken kafamdaki motorsiklet kaskını çıkarıp önüme koyuyorum ve içine saçlarımı kesiyorum.

Bu kuru, renksiz ve çirkin dünyaya dönüyorum sonra. Gözümü açıyorum ve binalar arasındaki ufacık bir aralıktan batmakta olan güneşin kızıl ışıklarının boyadığı gökyüzünü görüyorum. Soluk geliyor her şey. Havasız, uyku kokan odamı havalandırmak için pencereyi açıyorum. Yüzümün şişmiş olduğunu farketmem için aynaya bakmam gerekmiyor, ki bakmayı da pek sevmiyorum; ne kadar çirkinleştiğimi görmek beni üzüyor. Evin içinden bir sürü televizyon sesi geliyor. Birisi birisinin yemeğini beğenmiyor, birisi bir sürü saçma sapan mucizeyle karşılaşıp materyalist felsefeyi bırakıyor ve hidayete eriyor, bir başka salak da işitme engellilere hitap ediyormuşçasına bağıra bağıra politikalarının doğruluğunu savunuyor. Telefonum titreyip duruyor ama bakmıyorum. Bir süre sonra susuyor telefon, ve arayan kişi kendi işini kendisinin görmesi gerektiğini anlıyor.

Bir düşünce yolunun oluşturduğu başka bir küre çağırıyor beni, ama bu sefer reddediyorum. Çünkü biliyorum ki, o küreye gidersem belki de günler boyu uyuyacağım.

Bilgisayarın başına oturuyorum. Gelen e-postalara şöyle bir göz atıyorum. “Öldün mü?”ler, bilgisayar kullanmayı bilmeyen gerizekalılar yüzünden aldığım “Merhaba aradığın aşkı burada bulacaksın”lar, bir iki saçma yazı, seminer duyuruları, TÜBİTAK’tan (hiç de hak etmediğim) staj için gelen yönergeler, şu bu.

Başımı tutuyorum sonra. Kafatasımı yokluyorum. Ellerimin altındaki periyodik basıncı hissediyorum. “Yaşıyorum.” diyorum.

Hala.

Camera Lucida* - Roland Barthes

“Fotoğraf’ı teknik kökeni nedeniyle bir karanlık geçit (camera obscura) kavramıyla bir tutmak yanlıştır. Aslında Fotoğraf’a camera lucida dememiz gerekir (bu, Fotoğraf’tan önce kullanılan ve bir göz modelde, bir göz kağıtta, nesnenin resminin çizilmesine olanak sağlayan bir aygıtın adıdır); çünkü gözün bakış açısından “görüntünün özü, hiçbir içtenlik olmaksızın tümüyle dışarıda, ama yine de en içteki varlığın düşüncesinden daha ulaşılmaz ve gizemli olmaktır; göstergesiz, ama her olası anlamın derinliklerini çağırır biçimde.”

Fotoğraf üzerine yazmak, (ister fotoğraf çekimiyle uğraşsın, ister uğraşmasın) en çok eleştirmenlerin uğraşısı sanırım. Pozitivizmle yaşıt olan fotoğrafın, kanıtlanabilir, kesin oluşu; görülmeyeni inkar eden yeni insana (günümüzde sıradanlaşsa da) mucivezi bir buluş olarak görünmüştü. Bu şaşkınlık ve hayranlığı; Roland Barthes, Napolyon fotoğrafına bakarken “Ben imparatora bakan gözlere bakıyorum” cümleleriyle açıklar.

Fotoğraftan en çok bahsedenler eleştirmenler olduğu zaman, beraberlerinde akademik bir dili getirmeleri de kaçınılmaz oluyor. Roland Barthes de bir eleştirmen, fakat Camera Lucida’da ağır bir dil kullanmamayı tercih etmiş, fotoğrafın toplumsal; bilimsel yönlerine değil, hissettirdiklerine dair bir anlatı sunmuş daha çok. Felsefi bir günlük gibi; düşünceler, sorular, cevaplar.

“Ben bir ‘Bakma Tarihi’ istiyorum. Çünkü Fotoğraf, kendimin bir başkası olarak ortaya çıkması, bilincin özdeşlikten kurnazca ayrılışıdır.”

Barthes Fotoğrafları ikiye ayırır; studium, punctum. Bu iki kavramı, birbirleriyle olan ilişkilerini bir kaç bölümde inceler:

Studium, bir şeye uygulama, insan için bir tat, genel, hevesli, ama tabii ki özel keskinliği olmayan bir tür kendini verme anlamına gelir. Politik tanıklık olarak da alsam, nefis tarihsel sahneler olarak keyfini de çıkarsam, bu kadar çok fotoğrafla ilgilenmem ancak studium yoluyla olur; çünkü biçimlere, yüzlere, hareketlere, mekânlara ve eylemlere kültürel olarak (bu çağrışım studium‘da vardır) katılırım.”

“İkinci öğe studium‘u kırar (ya da deler). Bu öğe sahneden yükselir, bir ok gibi dışarı fırlar ve bana saplanır. Bu yarayı, bu diken batmasını, sivri uçlu bir aletle yapılan bu izi anlatan Latince bir sözcük var; bu sözcük hem delme kavramına gönderme yapıyor, hem de sözünü ettiğim fotoğraflar aslında delinmiş, hatta hassas uçlarla delik deşik olmuşlar, bu izler, bu yaralar kesinlikle bir noktadır. O halde studium’u bozacak olan bu ikinci öğeye punctum demeliyim; çünkü punctum aynı zamanda ısırık, benek, kesik, küçük deliktir ve aynı zamanda zarın her bir atışıdır. Bir fotoğrafın punctum‘u beni delen (ama aynı zamanda beni bereleyen, bana acı veren) o kazadır.”

Punctum sonradan oluşturulan bir şey olamaz; Eğer fotoğrafçı oraya kendisi koymuş ve öyle fotoğraflamışsa bu punctum değildir. Punctum Daha çok fotoğrafçının orada olduğunu ve nesnenin tümünü fotoğraflarken onu da fotoğraflamadan edemediğini söyler. Yine punctum‘un belirli bir gizem barındırması gerekir, isimlendirilemeyecek olanı temsil eder, bir nevi görünmezlik.

“Fotoğraf sessiz olmalıdır; bu bir ölçülülük sorunu değil, bir müzik sorunudur. Fotoğrafın beni duygulandırması için onu her zamanki zırvalarından geri çekmem gerekir; ‘teknik’, ‘gerçeklik’, ‘röportaj’, ’sanat’ vb. Susmak, gözlerimi kapatmak, ayrıntının kendi ahengiyle etkin bilince yükselmesine izin vermek.”

Fotoğraf’ta üç değişik uygulama vardır, yapmak, maruz kalmak ve bakmak; yani fotoğraflayan, fotoğraflanan ve fotoğraflanana bakan. Esasında Fotoğraflanan özne durumundayken çekilme anından itibaren nesneye dönüşür, artık satılan, sergilenen bir nesnedir (belgesel fotoğrafçılık da özneyi nesne konumuna indirgeyen fotoğrafın bu özelliğine bir tepki olarak doğmuştur belki de). Öznenin bu değişimi ölümü simgelemektedir, bu yüzden Barthes, Fotoğraf’ı Resim Sanatına değil, Tiyatro’ya benzetir.

“Fotoğraf sanata Resim’le değil, Tiyatro’yla dokunur. Niepce ve Daguerre hep Fotoğraf’ın kökenine yerleştirilmişlerdir (ikincisi birazcık birincisinin yerine el koymuş ise de); şimdi, Daguerre, Niepce’nin buluşunu devraldığı sırada, Chateau Meydanı’nda ışık gösterileri ve hareketlerle canlandırılan bir panaroma tiyatrosu yönetiyordu. Kısaca camera obscura aynı anda, üçü de sahnenin sanatı olan perspektif resim, fotoğraf ve diyorama üretiyordu. Ama Fotoğraf bana Tiyatro’ya daha yakınmış gibi geliyorsa (ve belki de bunu tek gören benim), bunun nedeni tekil bir aracıdır:

Ölüm.

Tiyatro’yla Ölüler kültü arasındaki ilk ilişkiyi biliriz; ilk oyuncular ölü rolü oynayarak kendilerini topluluktan ayırırlardı. Kendine makyaj yapmak, kendini aynı anda hem canlı, hem de ölü olarak göstermek demekti.

…İşte Fotoğraf’ta da aynı ilişkiyi buluyorum ben; onu ne kadar ‘canlı gibi’ yapmaya çalışırsak çalışalım (ve bu canlı gibi olma çılgınlığı ancak ölümü kavramamızın mitsel bir yadsıması olabilir), Fotoğraf aslında ilkel bir tür Tiyatro, bir tür Canlı Tablo, altında ölüleri gördüğümüz hareketsiz ve boyalı yüzün temsilidir.”

Camera Lucida aynı zamanda Barthes’in son eseridir; kısa bir zaman sonra ölmüştür. Hatta ölümle ilgili kitapta yazılanları, Barthes’in kendi ölümünü hissettiğine bağlayanlar da vardır.  Ben daha çok fotoğrafı, annesinin ölümüyle birleştirdiğini düşünüyorum ki, kitabın kayda değer bir bölümünde annesinin fotoğraflarından yola çıkarak ölümle kurduğu ilişkiden bahseder. Yazının başında belirttiğim, eleştirmenlere özgü akademik dili aşındıran da Barthes’in annesinden bahsedişidir; bir günlüğe dönüşür sayfalar bu bölümlerde. Tam da bu sebeple Camera Lucida’yı sadece fotoğrafa ilgi duyanlara değil, zihin açıcı kitapları keyifle okuyan herkese tavsiye ederim.

*Latince’de Aydınlatılmış oda demek.

İstanbul’dan bir Çağlayan geçti

Hiç ihtimalimde olmayan bir şey oldu bugün. Cancağızım İstanbul’a gelmiş, güzelce haberleşemiyoruz benim cep telefonumun yokluğundan dolayı. Ama görüşmek de istiyoruz fena şekilde. Biraz Oyungezer forumlarından, biraz telefon kulubelerinden görüşmemiz sonucu buluşabildik bugün. Sultanahmet’te olacağım demişti bugün, dersten çıktıktan sonra bir arayayım, şansıma yakalayabilirim dedim ve o da ne! Gülhane parkının oradalarmış :)

Tramvayla geçtim Sultanahmet’e ama, meğer Sirkeci’delermiş. Bir kaç dakika sonra Çağlayan karşımdaydı. Sıkıca bir sarıldıktan sonra Dark Templar ve bir kaç arkadaşın daha olduğu masaya geçtik, cancağızımla bir muhabbete daldık ki :)

Biraz sonra bir başka sürpriz, Damla abla geldi! Damla abla da çok tatlıydı, saçların çok yakışmış Damla abla ^^

Biraz BtG’den, biraz Oyungezer dergisindeki Ekran Dışı’ndan, biraz kitaplardan bahsettik. Zaten grubun hıdırellez festivaline, benim de eve gitmem gerekiyordu. Ama 1 saatlik bir buluşma yeterli oldu benim için, çok teşekkür ederim hepinize. Tatlı muhabbetiniz çok sardı :)

Çöp Çocuk Ve Kibrit Kızın Aşkı

Çöp Çocuk ve Kibrit Kızın Aşkı

Çöp Çocuk bayılıyordu
Kibrit Kız'a
Hele çok ateşli duran
sevimli hatlarına

Ama ne kadar sürebilirdi
bir çöple kibritin aşkı?
Çöp Çocuk'tan geriye
sadece külleri kaldı.

Tim Burton'ın şiir kitabı "İstiridye Çocuğun Hüzünlü Ölümü" nden.

Oyun Geliştiricileri ve Porno Yıldızları

Hahahahah, indie gamer forumlarında gezinirken şöyle bir linke rastladım. Ağlanacak halimize gülüyoruz derler ya, işte öyle birşey bu yazıyı okuduktan sonra katıla katıla gülmem. Elimden birşey gelmiyor ne yazık ki :). Düşünün çalışmak istediğim sektör bu (oyun sektörü, porno değil, gerçi görüldüğü üzere pek fark yokmuş arada :)).

Yazıyı okumak için buraya tıklayın.